Ağu. 18Nöro-MakaleP.T.S.D. (T.S.S.B.)‘nin Nörobiyolojisi için yorumlar kapalı
Travma, kişini kendilik algısını ve temsil oluşturabilme yetisini bozan bir süreç. Ruhsal travma yaşamış bireylerde iletişimde zorlanma ve kendini ifade etmekte yetersizlik söz konusu bununla birlikte kişide toplumdan uzaklaşma ortaya çıkmakta. Toplumdan uzaklaşan bireyde zaten var olan anksiyete ve depresyon eğiliminde daha fazla artış, artışla birlikte daha fazla izolasyon şeklinde bir olumsuz kısır döngü meydana gelmesi de en olası durumlardan biri.
Travmanın zihnimiz üzerindeki etkilerini nasıl açıklarız? Bu yazının geri kalanı konuyla ilgili yapılmış çalışmaların bir derlemesini içermektedir.
Travmaya maruz kalındığında yaşantı simgesel düzeyde kodlanıp düzenlenemez. Simgesel düzeyde organize edilememiş somut yaşantı parçaları söz konusudur. Bastırılmış anılar değil, henüz tasarımı oluşturulmamış, simgeleştirilmemiş yaşantılar söz konusudur. Zihinsel durumlar kavranamamakta, tasavvur edilememektedir. Bazen travmatik yaşantı hiç kaydedilmemiş gibidir, bazen de somut, bütünleştirilmemiş bedensel ve duyumsal parçacıklar halinde kayıt altına alınabilmiş; sözel bileşeni ve bu parçaların ait olduğu bir öykü olmamaktadır. Anı varlığından söz edemediğimizden bastırılmadan söz edemeyiz. Bilinç alanında temsile edilmeyen erken dönem ya da travmatik anıların bastırılmış olarak nitelendirilemeyeceğini, bu kişilerde olayların kodlanamadığından ve bu anıların tamamen yitirildiğine değinmektedir kimi araştırmacılar. Bazı araştırmacılara göre ise travmatik yaşantıların tekrar anımsana bileceğinden söz eder; ancak represyonun kalkmasından çok, yaşantıların simgesel düzeyde kodlanması ve düzenlenmesinde bir kapasite artışı olasıdır. Unutulan bir şeyi hatırlamaktan değil, bir şeyin ilk kez kelimelere dökülebilmesinden söz eder. BİLİNÇ DIŞI BİR BELLEK ya da BEDEN HAFIZASINA KAZINMIŞ ESKİ BİR ŞEY, yeni bir forma sokulmuştur.
Olaya biyolojik açıdan yaklaşan araştırmacılar, travmanın sinir sisteminde nasıl bir etki yarattığını ortaya koymaya çalışmaktalar: aşırı uyarılma ve fizyolojik düzensizlik simgeleştirme yetisinde bozulmaya sebebiyet verirken öğrenme bellek işlemlerinde genel bir bozulma saptanmaktadır. Hipokampüste volüm azalması MRI çalışmalarında gösterilmiştir. Bunu sözel bellekteki yeti yitimiyle ilşkilendirilmesi olasıdır. PTSD tanılı hastalarda travmanın bir yönü tekrar yaşantılanırken sağ limbik ve paralimbik alanlarda ve sağ sekonder vizüel kortekste aktivasyon ve sol orta temporal ve inferior frontal kortikal alanlarda, Broca alanı da dahil olmak üzere aktivite azalması saptanmıştır.
Referanslar
1. Fonagy P. 1991 Thinking about Thinking
2. Jose Saporta. Synthesizing psychoanalytic and biological approaches to trauma
Ağu. 13Nöro-MakalePsikanaliz ve Sinirbilim için yorumlar kapalı
Modern dünya makineyi icat etti ve yaşamı doğa üzerinden yaşamak yerine sistemli ve makineyle entegre olmuş bir yaşam formunu benimsedi. Bunun sonuçları her şeye olduğu gibi insanın kendilik algısına da yansıdı ve modern toplumda insan kendi varlığına madde ve ruh olarak iki farklı perspektiften bakar oldu. Bu ikiye ayrılaşma bilimlerinde doğa ve beşeri bilimler gibi bir ayrımına sebebiyet vermiştir.
Bilimler kendi özellerinde ilerlemelerini sağlar, kendi teorileriyle açıklamalar yapmaya çalışırken; gelişen ve büyüyen bilgi birikiminin karşındaki birikimi değersiz görme gibi narsist tutumlara da sebebiyet verdiği bir yüzyılın sonunda, post-modern dünya insanı bir tüm, bütün olarak kabul görme gerçeğini yadsımaktan vazgeçip ruh ve bedeni tekrardan birbiriyle barıştırmasının ardından bilimsel tümleşmenin de gerçekleşmesi, farklı perspektiflerin zıt kutuplar yaratmak yerine kombine yaklaşımlar yaratmaya çalıştığı bir bilimsel serüvenin içerisindeyiz bugünlerde.
“Bölünmüş Bilim” diyebileceğimiz bu evrenin sonunda, yavaş yavaş köprü görevi gören disiplinler yükselişe geçmiştir. Nöropsikiyatri ya da biyolojik psikoloji ve diğerleri. Tüm bu isimsel kalabalıklaşma, bilgi bankasının bütünleşme çabası, parçaların birbiriyle kenetlenme ihtiyacıdır. Parçalanan her olgunun sonradan bütünleşmesi ve bütün her olgunun daha da büyümek için sonradan parçalanması, evrensel prensiplerin en büyüleyici yanı olsa gerek…
Bilindiği gibi, beynin gelişimi ve işlevselliği, insanın gelişimine ve çevresine sıkı sıkıya bağlı. Son yıllarda, Freud’un da yolun başında arzu ettiği gibi, psikolojik modeller, bilimsel temellere oturtulmaya başlanmış; nöronal iletiye, bilişsel sinirbilime, nöral şebekelerle zihnin işleyişine dair modeller geliştirilmiştir. Nöroplastisite kavramı ile ilgili gelişmeler, semantik ve deklaratif bellek sistemleri, ruhsal hastalıkların biyolojik kökenleri ile ilgili çalışmalar, kaçınılmaz olarak psikanalitik kavramları da etkilemiştir. Zihnin işleyişine dair en tutarlı modeli geliştirmiş olan Freud’un ortaya attığı, bilinçdışı, bastırma, id, libido gibi kavramlara yönelik sinirbilimsel açıklamalar gündeme gelmiştir. Heyecan verici bu yeni çalışmalar, Freud’un psikanalizle başlattığı arayışın süreceğini göstermekte ve zihnin gerçekte nasıl çalıştığını anlayabilmek ve hastalara daha çok yardımcı olabilmek konusunda iyimser olmamıza olanak vermektedir.
Psikoloji bilimini derinden etkilemiş Freud’un teorisi ve onu takip etmiş psikodinamik teorilerle, sinirbiliminin Kraepelin’den beri biriktirdiği verileri birleştirebilmek günümüzün en önemli bilmsel düşlerinden biri. Bir diğer deyişle, ruh ve beden arasında bir barış sağlamak ve “ikilik” yerine “bütünlük” temasına odaklanmak. Bu belki de “Bölünmüş Bilim” adına bir terapi gibi işleyecek ve “Bütün Bilim” evresine geçişi sağlayabilecek bir çalışma sahası. Son olarak söylenecek şey, artık yakın bir gelecekte sanki farklı iki dili konuşuyor gözüken Psikanaliz ve Sinirbilimin birbiriyle tercümelerle değil ‘ortak bir dil’ de konuşabiliyor olduklarını göreceğimize hayalden çok daha yakın olduğumuzdur.
Ağu. 04Nöro-MakaleBilim Felsefesindeki Yeni Boyut: Nörofelsefe için yorumlar kapalı
Nedir felsefe? Tozlu raflardaki kalın kitaplarda yazan anlaşılmaz terimler mi? Varoluşçuluk, diyalektik, metafizik, gerçeküstücülük, fenomen, empresyonizm vb.
Oysa felsefenin anlamı “Evreni Kavrayış”tır. Onu karmaşıklaştıran biz insanların ön yargısıdır. Çünkü neredeyse yüzyıllardır felsefe; çatık kaşlı, asık suratlı, uzun sakallı bir dede gibi gösterildi bize. Biz de ona sorular sormaya korktuk. Beynimizde felsefi bir kıvılcım çaktığı zaman “doğru yoldan sapacağımız” endişesiyle kum döktük ateşe, söndürdük. Söndüremediğimizde ise “divane” ilan edildik. Oysa bilinmelidir ki doğru yolunu bulan kimse de felsefeden bir an için vazgeçmemiş, aksine felsefeyi bir fener gibi kullanıp önünü seçebilmiştir.
Çoğu insan felsefeyi kendi üzerine vazife görmez, sürekli kaçar ondan. Fakat bu gerçekte felsefeden kaçış değil, düşünmekten kaçıştır. Çünkü felsefe istense de istenmese de kişinin hayatındadır. Bir manavın terazisinde dürüst olmasında Hegel’den izler görmez miyiz? Bilgi felsefesi, siyaset felsefesi, din felsefesi, ahlak felsefesi, sanat felsefesi… Görüldüğü gibi hayatın her alanında sistematik bir felsefi geçmiş vardır.
Büyük sorularla yaşıyoruz, hiç bir bilge ya da filozof da hayatın anlamını çözebilmiş değil bugüne kadar. Felsefe hayatın her alanında. Sorduğunuz sorular anlamsız değil, ama salt olumsuz baktığınız sürece yararsız. Oysa sormakla başlar her şey.
Var olduğundan bu yana sorular sordukça insanoğlu, sorduğu sorulara cevaplar buldu; bulduğu cevaplardan yeni sorular, onlardan de yeni cevaplar üretirken kümülatif bilim dağarcığını oluşturdu.
Oluşan bu dağarcık gerçi tüm devirlerde önemli olmuştur fakat özellikle çağımızda çağdaş bilimin bu denli hızlı üretip çok hızlı yeni sorular, yeni cevaplar üretip tükettiği süreçte bu dağarcığa karşı bir üst yorumlama sürecinin var olma istenci kaçınılmazdır. İşte bilim felsefesi bugün bu alanda devreye girmektedir.
Başlangıçta bütün bilimler felsefenin içinde yer alıyordu. Filozof, her bilim konusunda bilgi sahibi olan, bütün bilgileri sentez ederek bir hayat görüşüne ulaşmış olan kişi idi. Bilimsel bilgi geliştikçe, zamanla bilim dalları felsefeden “bağımsızlıklarını” ilan ettiler. Bu ayrılmalar, felsefenin konusunu hızla daralttı. Hatta ayrılmalar sırasında felsefeye karşı düşmanca bir tavır takınıldı. 19. yüzyılda bilim ile felsefe arasında adeta bir uçurum meydana geldi. Felsefenin varlığı bile tehlikeye düştü. Ancak şu da unutulmamalıdır ki, tarihin birçok noktasında bilim tarihi ile felsefe tarihi özdeşleşir. Aralarında bir mesafenin açıldığı19. yüzyıldan sonra da, bilimsel verileri toplayarak varlık dünyası hakkında genel bir açıklama yapma çabasına giren felsefe, günümüz biliminin üst yorumlama süreçlerinde bir çerçeve belirlenebilmesi üzerinde bilimle iç içe olma durumu göstermekte günümüz post-modern biliminde önemli bir konum teşkil etmektedir.
Çağdaş bilimlerdeki kümülatif bilginin çokluğu beraberinde makro alanlardan mikro alanlara uzmanlaşmayı, son dönem bilimsel yaklaşımlarla da mikro alan uzmanlıklarının multi-disipliner yaklaşımlarla entegratif sonuçlar üretmesi süreçlerini izlemekteyiz ki bunun en yoğun örneği sanrım Nörobilim alanıdır.
20. yy ile birlikte felsefenin bilimle olan buzlarını eritmesinde bu yana bilimdeki sinir bilimin alanının hızlı yükselişine felsefe de kayıtsız kalamamış o da bu alan üzerinde söz söylemeye fikirler üretmeye koyulmuştur. Günümüzde geliştirilen yeni teknikler ve beynin işleyişi ile ilgili oluşan bilgi birikimi sayesinde sinirbilimleri, daha önce kendi bilimsel araştırma alanından dışladığı veya ele almaya cesaret edemediği bilinç, karar verme, akıl yürütme, özgür irade gibi üst düzey zihinsel fenomenleri artık ele almaya başlamıştır. Ancak burada sorunlu iki noktanın varlığından söz etmemiz mümkün olabilir, bu alanlarda deneysel araştırma planlarının ciddi içerikli teorik alt yapıdan yoksun olması ile çok sayıda ve hızla biriken deneysel verilerin üst teorik çerçevelerde yorumlanma eksikliğidir. Bundan sonraki amaç, üst düzey zihinsel fenomenler için hem felsefi arka plan oluşturmak, hem de sinirbilimsel verileri gözden geçirmek; sonrasında ise, daha uygun deneysel metodolojiler ve teorik açıklama modelleri geliştirmeye çalışmak olacaktır. İşte bu süreçte nörofelsefe varlığına ihtiyaç duymamız kaçınılmazdır.
Peki ama nörofelsefe nedir, ne değildir, tarihsel süreçte gelişimi nedir bundan sonrasında bize neler vaat etmektedir? Yazının bundan sonraki kısmı bu konularda okuyucusuna bir öngörü sunmayı hedeflemektedir.
Nörofelsefe; başlangıçta felsefenin terimleri de olan, bilinç ve durumları, karar verme (özgür irade/istenç), algılama, dışımızdaki dünyanın yorumlanması ve buna verilen hareketsel yanıtı, yapay zekâ, sinir ağları, düşünce süreçlerini ve zihnin işlevlerini sinir bilimleri zemininde yorumlar.
Son 30 yılda, bilim felsefesinde artan “yerel” bir büyüme olmuştur. Sinir bilimlerinin felsefesi beyin yapısı ve çalışması hakkındaki yeni keşiflerden dolayı doğal ve beklenen bir sonuçtur. Bu alan özellikle sinir bilimlerinde son yıllarda olan ilerlemelerle yakından ilişkilidir. Literatürde uzun zamandır “sinirbilimlerinin felsefesi” başlığı olmasına karşın son zamanlarda bunun yerini “nörofelsefe” almıştır. Nörofelsefenin amacı geleneksel felsefi sorunları ve çözümlerini sinirbilimi bilgileri üzerine inşa etmektir.
İki insan nörofizyolojik ya da beyin yapısı olarak farklı değilse neden algılarının içeriği ya da zihin içeriği (qualia) farklıdır? Renkleri algılama durumunda da aynı şey söz konusudur. Nesnel karşılık olan elektromanyetik dalga boyu, öznel olarak aynı şekilde mi algılanır? Beyinlerimizdeki sinir hücrelerinin yerine geçebilecek, yapay elektronik mikroişlemciler yerleştirecek olursak, acıyı acı olarak algılamamızda fark yaratır mı? Nörofelsefe bütün bu sorulara sinirbilimsel yanıtlar bekler.
Fizikçiler fiziğin felsefesini, biyologlar biyolojinin felsefesini yaptılar. Bilim felsefesinde bir boşluk olarak, nörofelsefe yoktu. Zaten nörofelsefe “sinirbilimi felsefesi” olarak Descartes ve hatta belki de Platon’dan beri yapılmaktaydı. Ancak, Churchland tarafından adlandırılan Nörofelsefenin anlamı, bir dereceye kadar “sinirbilimi felsefesi”nden farklıdır. Nörofelsefe, çoğunlukla, zihin felsefesindeki sorunların sinirbilimi sonuç ve bulgularına uygulanmadır. Farklı olarak sinirbilimi felsefesi, sinirbiliminin kendisinin felsefi sorunlarının ve öne sürmelerinin ilk elden felsefesidir. Sonuçlara uygulama değildir. Nörofelsefe ve sinirbilimi felsefesi bazı konularda üst üste binseler de farklı amaçları vardır. Belki de nörofelsefenin en iyi dolaylı tanımı şöyledir: felsefe yazılarında sıklıkla sinirbilimi yazıları ya da araştırmaları kaynak olarak gösterilmektedir. Başlığı felsefi olan ve kaynaklarında sinirbilimi makalelerine atıf yapılan makalelere “nörofelsefe yazısı” denebilir.
Felsefecilerin sinirbilimlerine ciddi şekilde yönelmesi Patricia Churchland’ın (ve eşi Paul’un) Neurophilosophy (1986) adlı kitabını yayımlamasıyla başlar. Churchland, kitabında son on yıldaki düşünceleri süzgeçten geçirerek bilim felsefesi altında bunları birleştirir. Önemli bir kısmını sinirbilimlerine ve bugünkü beyin çalışması teorilerine ayırarak felsefeyle bir araya getirir. Sinirbilimcilere felsefe, felsefecilere sinirbilimini aktarır. Onun bu birliktelik için terimi “bir arada evrimleşmedir”. Aslında sinirbiliminin ulaştığı son bulgular ile felsefecilerin başlangıçta söyledikleri arasında çok kesin bir ayrım olmadığını öne sürerler. Bu durumda, nörofelsefecileri ise her iki bilim dalından kendi paylarına düşecekleri bir araya getirecek kişiler olarak ele alır.
Sinirbilimi felsefesinden doğan ilk önemli adım, bilişsel işlevleri beyindeki özel sinirsel bölgelere yerleştirme girişimidir. Joseph Gall’ın frenolojisi (1800 civarı) ile başlayan bu yaklaşım artık modern beyin görüntüleme yöntemleri ile daha kesin ve ayrıntılı hal gelmiştir. Bunun yanında tümör ve felçlere bağlı hasar gören kişiler yaşarken de klinik ve görüntüleme ile ilgili işlevlerin beyinde nerede yerleştiği daha kesin olarak tespit edilebilmektedir.
Sinir hücresi öğretisi (nöron doktrini), zihni anlama açısından sinirbilimi tarafından açılan bir penceredir. Buna göre zihni açıklayabilecek başarılı bir teori tam olarak sinirbilimsel olacaktır. Sinir hücresi öğretisinin modern savunucuları Patricia ve Paul Churchland’lardır. Patricia Churchland ve Terrence Sejnowski’nin kitabında (The Computational Brain, 1992) bu kabuller bulunabilir. Yine Paul Churchland’ın The Engine of Reason, The Seat of the Soul (1995) adlı eserlerinde de aynı öğreti savunusu bulunabilir. Psikoloji ve sinirbilimi ilişkisini anlatırken tarihsel benzetmelerden yararlanırlar. Kepler’in gezegen kanunlarını Newton’un hareket kanunlarına, ısının ortalama moleküler kinetik enerjiye ve ışığın elektromanyetik dalgalara indirgenmesine benzetme yaparlar. Buna göre, psikolojinin sinirbilimine indirgenmesi durumundan, psikolojik görüngüleri sinirbilimsel terimlerle anlayabileceğimizi umabiliriz. Ve zihnin başarılı teorisinin saf olarak sinirbilimsel olabileceğini de umabiliriz. Diğer bir ifade ile sinir hücresi öğretisini desteklerler.
Felsefecilerle sinirbilimcileri aynı sayfaya getirmek, yeni bir anlam görüşü, ne olduğu, nereden çıktığı, nasıl geliştiği, ve kullanım normlarıyla tam olarak ne yapacağı gibi yeni bir bakış açısı gerektirir. Böyle bir bakış açısı, sanırım, çok uzakta değil.
Kaynaklar:
The Philosophy of Neuroscience
First published Mon Jun 7, 1999; substantive revision Tue May 25, 2010
The Stanford Encyclopedia of Philosophy (Summer 2010 Edition)
“Theory of Neuroscience” Journal of Neurological Sciences (Turkish), 2006, Volume 23, Number 3, Page(s) 155-158
Philosophy and Neuroscience: A Ruthlessly Reductive Account, Norwell, MA: Kluwer Academic Press. 2003
Churchland, P., 1986, Neurophilosophy, Cambridge, MA: MIT Press.