Category: Nöro-Makale

Kontrollü Rüya: Nedir, Ne Değildir?

ruya1

Yüzyıllardır insanoğlu uykusunda rüya görür ve rüya yorumları çok sayıda kişi için büyük önem taşır. Rüya görmek önemli bir bilinç durumudur ve uyanık haldeki bilincimizi tamamlayan çok sayıda öğe içerir. Rüyada gördüğümüz tüm nesnelerin tümü iç dünyamızın yansımasıdır. Rüyanızda tanımadığınız birini görseniz bile aslında onu gün içinde herhangi bir yerde, zamanda görmüşsünüzdür.

Rüyalar birçok zaman tanrılardan gelen mesajlar olarak yorumlanmıştır veya tesadüfi halüsinasyonlar diye bir kenara atılmıştır. Rüya görmeyi mistik bir temele dayandırmak yerine aksine rüyaları bilincin değişik bir formu olarak değerlendirmeliyiz. Zamanında rüya görmenin temellerini düşünmüş olan Aristo ve Platon kanıtlayamasa da, bugün biz rüya görmede en azından etkin olan iki bölge olduğunu biliyoruz. Bunlar rüyaların en çok görüldüğü kısım olan REM uykusunda etkinliği kaybolan dorsal lateral prefrontal korteks (DLPFC) ve paryetal loptaki prekuneus. Bu bölgelerin etkinliğini yitirmesinden dolayı rüya esnasında kısa dönem hafızamızı geliştiremiyoruz ve gördüğümüz rüyaların çoğunu unutuyoruz.

Beynin rüyaları unutmasının sebebi gerçek hayat ile hayal dünyası arasındaki devamlılığı koparmaktır. Eğer bütün rüyalarımızı hatırlasaydık, hangi zamanın gerçek, hangisinin rüya olduğunu ayırt edemeyebilirdik. Ayrıca uykuda fiziksel vücudumuzun konumsal olarak yerini tayin edemeyiz. Rüya gören kişi rüyasında maceralara çıkarken gerçek vücudunun yatağında yattığını fark edemez. Aynı şekilde beyinde gerçekleşen bu değişimlerden dolayı rüyada karar vermek ya da isteklerimizi yönlendirmek de kolay değildir.

Uyanıkken sürekli aklımızdan düşünceler geçer, beynimiz duygular, anılar ve davranışlar üretir. Bunların hepsi rüyada da olur ama değiştirilmiş bir beyin etkinliğiyle. Rüya esnasındaki düşünceler uyanıkken olduğu gibi nöral impulslarla başlayabilir ama uyanıkken çok fazla sapma vardır, düşünceler oradan oraya savrulabilir. Dış duyularımız (koku, işitme, görme vb.) sürekli faaliyet halindedir ve günlük hayattaki işlerimizi kolaylaştırmak için durmaksızın çalışırlar. Örneğin, küçük bir karın guruldaması buzdolabında ne olduğunu düşünmemize neden olabilir.

Rüya görerken dış duyularımız susturulur, tabi eğer tamamen kapatılmazlarsa. Bu noktadan itibaren dış duyular artık kapalıdır ve düşünceleri yönlendiremezler ama artık beyinde sonsuz bir anı, resim, duygu seli başlamıştır. Beynimiz bu anılar, duygular ve resimler arasında bağlantı kurarak rüya dediğimiz senaryoları oluşturur.

Kontrollü Rüya Nasıl Ortaya Çıkıyor

Bilinç insanın kendini gördüğü haldeki resmidir. İç dünyanızın resimleri, sesleri, duyguları, varsayımları, fikirleri hepsi bilincin bir parçasıdır. Uyurken ve uyanık haldeki bilincinizi düşünün. Rüyada bilinç çok farklıdır, aklımızdan geçen düşünceler, davranışlar, hisler uyanık halimizden çok büyük değişiklik gösterir.

Uyuduğumuz anda beyin etkinliği ve kimyasında meydana gelen bir değişim rüya benzeri bir zihinsel etkinlikle paralel olarak gerçekleşmeye başlıyor. Bilinç zaten uykunun daha başlangıcında değişmeye başlıyor. Uyku derinleştikçe, serebral enerji metabolizması ve kan akışına bağlı sinirsel etkinlik azalmaya başlıyor, özellikle uykunun en derin evresi olan non-REM uykusunda. Bu derin evrelerde beyin bölgeleri arasındaki bağlantı azaltılır ve yerel bağlantılar daha etkin kalır. Genel anestezi uygulanan insanların yaşadığı durum da aslında buna benzer. Tüm dış duyular kapatılır ve farkındalık çok düşük seviyelere çekilir. Uzun mesafeli bağlantılar bilgileri birleştirmek ve beyin alanları arasında iletişimi sağlamak içindir.

Derin uyku halinden çıkarken beyin dalgaları da değişmeye başlar ve gittikçe uyanık haldeki beyin dalgalarımıza benzer. Uykunun rüya görüldüğü kısım olan ve uykunun yaklaşık 3’te birini kapsayan bu evreye REM uykusu denir. Uykunun 4 evresinden ikisi oluşturan derin uyku evrelerinden çıkarken beynin tüm bölgeleri tekrar etkinleştirilmez. Bu yüzden derin uykudan REM uykusuna geçişte beynin bölgelerine seçici bir etkinleştirme uygulanır. Beyin bölgelerinin tekrar etkin hale gelmesi kısa dönem otobiyografik hafızayı değiştirerek rüya görmeyi, rüyaların içeriğini etkiler. Örneğin, gün içinde duygusal bir olay tecrübe ettiysek REM uykusu sırasında limbik, paralimbik ve amigdala bölgelerimiz etkinleşir. REM uykusunda etkinleşen bir diğer bölge de mediyal prefrontal kortekstir. Korteksin bu bölümü yavaş uyku dalgalarından üretilmesinden sorumludur ve başkalarının davranışlarıyla ilgili düşündüğümüzde çok faal olan bir bölgedir.

Ayrıca, uyanık olduğumuzda beynin tüm nöromodülatör beyin sapı sistemleri etkin haldeyken, uyuduğumuz anda bunların bazıları etkisizleştirilir. Bilinen başlıca nöromodülatörlerden bazıları serotonin, norepinefrin, dopamin ve asetilkolindir. Bu nöromodülatörler bilişsel işlevleri, dikkati, ruh halini düzenleyen moleküllerdir. REM uykusuna geçtiğimizde norepinefrin ve serotonine ev sahipliği yapan iki sistem tamamen kapatılır. Bu durum beyin kimyasında değişikliğe sebep olarak zihnimizin REM uykusu esnasındaki bilgi işleme süreçlerini etkiler. Örneğin, locus coeruleus bölgesindeki nöronlar dikkatli olma ve karar verme süreçlerinde kilit rol oynarlar.

ruya2

Kontrollü Rüyayı Nasıl Tanımlarız

Rüyaların hepsi beynin kendi deposundaki malzemelerden oluşur. Nöronlar zihnimizin içinde ne varsa alır ve ondan hikâyeler türetir. Beynin rüya görmesi esnasında nöronlar arasında karşılıklı ve sürekli tekrar başlayan etkileşimler yeni bir nöral ağ hareketliliğine yol açar. Bu nöral hareketliliğin sonucunda rüya imgeleri, düşünceler ve duygular ortaya çıkar. Tüm bunların çıkış noktası yalnızca anılarımız ve isteklerimiz değildir, rüya esnasında oluşan küçük bilgiler de rüyanın seyrini etkiler. Bir anlamda rüyanın kendi içinde bir zihni vardır.

Rüyanın Özellikleri

Rüyaların önemli özelliklerinden bir tanesi aşırı bağlantı içermesidir. REM uykusu esnasında ortaya çıkan rüyaların yaratıcı imgeler içermesi için yoğun bir çabaya ihtiyaç yoktur. Genelde rüya karakterleriyle olaylar arasında sıra dışı beklenmedik bağlantılar mevcuttur.

Yapılan bazı çalışmalar sonucunda iyi bir gece uykusundan sonra kişilerin anagram bulmacaları ve zor problemleri çözme yeteneklerinde gelişme görülmüştür. Kontrollü rüyanın başka bir özelliği de rüya gören kişinin rüyada uyanıkken olduğu kadar iyi bir mantıklı düşünme yeteneğine sahip olmasıdır. Kontrollü rüyada kişiler duygularını düzenleme yeteneklerine de sahiptir. Bir araştırmada katılımcılara onlarda farklı duygular uyandıracak kişilerin yüzlerinin fotoğrafları gösterildi. Olumlu ve olumsuz duyguların ortaya çıkmasına sebep olan bu fotoğraflar gösterildikten hemen sonra kişiler kısa bir süre uyudu. Bu kısa süreli esnasında REM uykusuna geçen katılımcılar olumlu duygu uyandıran yüzleri REM uykusuna geçemeyenlerden daha iyi tanıdılar. Araştırma REM uykusuna geçemeyen kişilerde olumsuz duyguların daha fazla oluştuğunu ve REM uykusunun olumsuz duyguları işlemede yardımcı olduğunu gösteriyor. Kontrollü rüyada insanlar sosyal ilişkileriyle ilgili uyanıkken olduğundan daha fazla düşünürler. Rüya gören kişiler rüya başına ortalama 4 kişi (kendisi hariç) tanımlarlar ve kişiler arasındaki sosyal ilişkiler sıklıkla agresiflikle yakından bağlantılıdır. Bu konuda yapılan araştırmalar sonucunda rüyada ortaya çıkan agresifliğin sadece REM uykusunda ortaya çıktığı görülmüştür.

Rüyadaki Vücudumuz

Rüyada gözlerimiz kapalı olmasına rağmen beynimiz uykuda olduğumuzu fark eder ve rüydaki vücudumuz tıpkı uyanıkken olduğu gibi duyabilir, görebilir, hareket edebilir ve hissedebilir hatta bazı durumlarda fiziksel vücudumuza baskın gelebilir. Rüya resimlerden, anılardan ve davranışlardan oluşan bir çeşit düşünme halidir. Örneğin, rüyalarımızda uçabiliriz, arabalardan hızlı koşabiliriz.

Rüya gören kişi nasıl oluyor da vücudunun bir rüya sahnesinde olduğunu fark ediyor? Günlük hayatta insanlar bulundukları yeri paryetal loptaki prekuneus adlı beyin bölgelerinin çalışmasıyla tespit edebilirler. REM uykusunda prekuneusun etkinliği susturulur. O zaman kontrollü rüyalarda bu bölgenin görevini başka bir bölge mi üstleniyor?

Çok sayıda araştırmadan elde edilen sonuçlar rüyada gerçek olmayan uzuvlarımızı gerçekmiş gibi algıladığımızı gösteriyor. Aslında bu durum sadece rüyada değil gerçek hayatta bile oluyor. Bir deneyde, bir kişinin sırtı sıvazlanıyor ve bu esnada kişinin vücudu kendisine ayna vasıtasıyla gösteriliyor. Katılımcıya bulunduğu yeri söylemesi telkin edildiğinde vucudunun aynadaki yansımasını gösteriyor. Katılımcının beyni asıl vücudunu değil aynadaki vücudunu kendi vücuduymuş gibi algılıyor.

Rüyalarda da buna benzer olaylar yaşanıyor. İmgeler ve bunların içindeki yerler bilincimiz tarafından gerçek gibi algılanıyor. Rüyada vücudumuzu göremeyiz ama hissederiz. Prekuneusu kullanmadan vücudumuzun rüya sahnesindeki yerini tespit edebiliriz. Prekuneus sadece fiziksel vücudumuzun gerçek hayatta uzaydaki yerini tespit etmemiz için gereklidir. Rüyalarda resimler fiziksel vücudumuzun yerini alır bir diğer deyişle gördüğümüz vücut resmi beyin tarafından vücut gibi algılanıyor.

3ruya

Rüya Bilinci Uyanık Haldeki Bilincimizden Nasıl Ayırt Ederiz?

Kontrollü rüya kişinin rüya görmesi sırasında uyanık haldeki bilinci ile rüya bilincinin karışması sonucu oluşan bir rüya şeklidir. Rüyada aklı başında olma durumu rüya gören kişiler tarafından sıklıkla uyanık haldeki duruma benzetilir ancak bu durum uyanık hal ile rüya bilincinin ortasında kalmış ve çok sabit bir durum değildir.

Kontrollü rüya üzerine yapılan araştırmalarda rüya gören kişinin yatağında yattığının ve rüya gördüğünün farkında olduğu bulunmuştur. Normal şartlarda rüya gören kişiler fiziksel vücudunun farkında olamazlar çünkü dorsolateral prefrontal korteks (DLPFC) ve prekuneus etkin değildir ancak kontrollü rüya gören kişilerin beyinlerinde bu bölgeler REM uykusu sırasında tekrar etkin hale gelir ve rüyada kontrol başlar. Ayrıca kontrollü rüya ve normal rüya karşılaştırıldığında kontrollü rüya gören kişilerin beyinlerinin kortikal (beyin kabuğu) bağlantılarının daha fazla olduğu ve beyinlerindeki gama dalgalarında da bir artış olduğu gözlenmiştir. Yaklaşık 40 Hz frekansındaki gama dalgaları beyinde farkındalık ile ilişkilendirilmiştir. Kontrollü rüya gören kişilerin beyinlerindeki gama dalga frekansının 40 Hz civarında ölçülmesi bu kişilerin rüyalarında uyanıklık bilincine sahip olduğunu gösteriyor. Kontrollü rüya esnasında DLPFC ve prekuneusun REM uykusu esnasında tekrar etkin hale gelmesi gama dalgalarının frekansında değişikliğe sebep olur ve tüm kortikal bağlantılarda bir artış meydana gelir.Kontrollü rüyanın kendi içinde bazı dereceleri vardır. Kişi her zaman rüyada olduğunun farkındadır ama bu sadece farkındalıkla kalabilir, kişi rüyanın senaryosunu değiştirebilir veya hem senaryoyu değiştirip hem de kendi iradesiyle istediği gibi hareket edebilir.

Kontrollü Rüyalardan Ne Öğrenebiliriz?

Günümüzde rüya görme anında beynin nöral etkinliği ve kimyası hakkında çok sayıda bilgiye sahibiz. Örneğin artık rüyaların neden duygu yüklü olup mantık açısından zayıf olduğunu biliyoruz. Ancak bilim dünyası hala neden rüya gördüğümüzün yanıtını bulabilmiş değil.

Rüya görme ve uyanıklık esnasındaki beyin etkinliği ve işlevindeki farklılıklar karşılaştırıldığında doğal olarak bazı benzerlikler ve farklılıklar vardır. Rüya görürken elde olanla yetinmek zorundayız, yani beynimiz yeni bir bilgi üretemez, o güne kadar beyne ne yüklenmişse rüyalarda karşımıza çıkabilecek olanlar da bu bilgilerle sınırlıdır. Hatta gün içinde hiç farkında olmadığımız nesnelerle rüyalarda çok içli dışlı olabilir ve onları tecrübe edebiliriz.

Günlük hayatta fark etmediğimiz nesnelerin rüyadaki sanal dünyamıza girmesi yeni fikirlerin doğuşuna olanak sağlayabilir. Tarih boyunca birçok zaman bilimsel ve sanatsal ilhamlar rüya yoluyla gelmiştir.

Aristo ve Plato uyuyan kişinin beyninin bazı kısımlarından kapanmasından ziyade farklı olduğuna inanmışlardır. Beyin nörokimyasını ve dinamiğini değiştirerek farklı bir beceriye sahip oluyor. Rüya görmek aslında tamamen sınırsız ve duygusallıkla, yaratıcılıkla örüntülü bir düşünce şekli olarak da görülebilir. Özellikle rüya bilinci bizi gerçeklikle sınırlandırılmış dünyadan alıp bizim yarattığımız imge ve öykülerin olduğu başka bir dünyaya götürüyor. Rüyalar bize içinde barındırdıkları orijinal perspektifleri ve yaratıcılığı gerçek dünyaya taşıma imkânı veriyor.

Yazan: Ali Çağlayan Taybaş

Kaynaklar

  1. Ferrarelli, F., Massimini, M., Sarasso, S., Casali, A., Riedner, B. A., Angelini, G., … Pearce, R. A. (2010). Breakdown in cortical effective connectivity during midazolam-induced loss of consciousness. Proceedings of the National Academy of Sciences of the United States of America (Vol. 107, pp. 2681–2686). doi:10.1073/pnas.0913008107

  2. Braun, A. R., Balkin, T. J., Wesenten, N. J., Carson, R. E., Varga, M., Baldwin, P., … Herscovitch, P. (1997). Regional cerebral blood flow throughout the sleep-wake cycle. An H2(15)O PET study. Brain : A Journal of Neurology, 120 ( Pt 7), 1173–1197. doi:10.1093/brain/120.7.1173

  3. Braun, A. R., Balkin, T. J., Wesensten, N. J., Gwadry, F., Carson, R. E., Varga, M., … Herscovitch, P. (1998). Dissociated pattern of activity in visual cortices and their projections during human rapid eye movement sleep. Science (New York, N.Y.), 279, 91–95. doi:10.1126/science.279.5347.91

  4. Mitchell, J. P., Heatherton, T. F., & Macrae, C. N. (2002). Distinct neural systems subserve person and object knowledge. Proceedings of the National Academy of Sciences of the United States of America, 99, 15238–15243. doi:10.1073/pnas.232395699

  5. Mander, B. a, Rao, V., Lu, B., Saletin, J. M., Lindquist, J. R., Ancoli-Israel, S., … Walker, M. P. (2013). Prefrontal atrophy, disrupted NREM slow waves and impaired hippocampal-dependent memory in aging. Nature Neuroscience, 16, 357–64. doi:10.1038/nn.3324

  6. Maquet, P., Péters, J., Aerts, J., Delfiore, G., Degueldre, C., Luxen, A., & Franck, G. (1996). Functional neuroanatomy of human rapid-eye-movement sleep and dreaming. Nature, 383, 163–166. doi:10.1038/383163a0

  7. Nofzinger, E. A., Mintun, M. A., Wiseman, M., Kupfer, D. J., & Moore, R. Y. (1997). Forebrain activation in REM sleep: An FDG PET study. Brain Research, 770, 192–201. doi:10.1016/S0006-8993(97)00807-X

  8. Kahnl, D., & Hobson, A. J. (1993). Self-Organization Theory of Dreaming. Dreaming, 3, 151–178. doi:10.1037/h0094378

  9. Kahn, D., & Hobson, J. A. (2005). State-dependent thinking: A comparison of waking and dreaming thought. Consciousness and Cognition, 14, 429–438. doi:10.1016/j.concog.2004.10.005

  10. Kahn, D., & Hobson, A. (2005). Theory of Mind in Dreaming : Awareness of Feelings and Thoughts of Others in Dreams. Dreaming, 15, 48–57. doi:10.1037/1541-1559.15.1.48

  11. Cai, D. J., Mednick, S. A., Harrison, E. M., Kanady, J. C., & Mednick, S. C. (2009). REM, not incubation, improves creativity by priming associative networks. Proceedings of the National Academy of Sciences of the United States of America, 106, 10130–10134. doi:10.1073/pnas.0900271106

  12. Wagner, U., Gais, S., Haider, H., Verleger, R., & Born, J. (2004). Sleep inspires insight. Nature (Vol. 427, pp. 352–355). doi:10.1038/nature02223

  13. Walker, M. P., & Stickgold, R. (2004). Sleep-dependent learning and memory consolidation. Neuron. doi:10.1016/j.neuron.2004.08.031

  14. Desseilles, M., Dang-Vu, T. T., Sterpenich, V., & Schwartz, S. (2011). Cognitive and emotional processes during dreaming: A neuroimaging view. Consciousness and Cognition, 20, 998–1008. doi:10.1016/j.concog.2010.10.005

  15. Walker, M. P., Liston, C., Hobson, J. A., & Stickgold, R. (2002). Cognitive flexibility across the sleep-wake cycle: REM-sleep enhancement of anagram problem solving. Cognitive Brain Research, 14, 317–324. doi:10.1016/S0926-6410(02)00134-9

  16. Crick, F., & Koch, C. (2003). A framework for consciousness. Nature Neuroscience, 6, 119–126. doi:10.1038/nn0203-119

 

https://norobilim.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/google_48.png https://norobilim.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/facebook_48.png https://norobilim.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/twitter_48.png

Zihin Değiştiren Mikroorganizmalar

mikroorganizma_norobilimcom

Farz edelim ki doktorunuza kısa bir ziyarette bulundunuz ve mustarip olduğunuz kucuk rahatsızlığınızın sebebini öğrenmek istiyor ve o anda içinizi en çok rahatlatacak şeyin ne olduğunu merak ediyorsunuz. Ancak doktorunuzdan duyacağınız “bakteri” ya da “bakteriyel enfeksiyon” sözcüğü ile başlayacak herhangi bir cümle çoğumuz için bir hastalık habercisi ya da kotu bir durumun zihnimizdeki ilk karşılığı gibidir. Oysa gerçekten öyle mi? İnsanoğlunun atalarının Afrika’dan cikciği uzun yürüyüşünden beri gecen surede ortak yaşam kurduğu yüzlerce mikroorganizma türünün bizim için ne kadar kritik öneme sahip olduğu günümüzde daha da belirginleşiyor. Yaklaşık 100 trilyon bakterinin tüm vücudumuza yay ilmiş olduğunu duymak birçok insanı şaşırtmaktayken, biliminsanlari için aynı şey son zamanlarda geçerliliğini yitirmiş durumda. James Watson ve Francis Crick’in DNA’nın topolojik yapısını ortaya çıkarmaları ile birlikte, genetik biliminde atılan büyük adimi insanoğlu çeyrek yüzyılda iki dev genom projesi ile daha da ileriye taşıdı. Bunlardan ilki olan “İnsan Genom Projesi” nin 2003 yılında tamamlanmasının hemen ardından, biliminsanlari gözlerini bir başka büyük genom projesine çevirdiler. Birleşik Devletler Ulusal Sağlık Merkezi’nin 2008 yılında 200 biliminsanı ve 80 enstitünün katkıları ile başlattığı bu dev proje “İnsan Mikrobiyom Projesi” olarak isimlendirildikten sonra öngörülen 5 yıllık bir plan içerisinde yoluna devam ediyor. Proje kapsamında insan vücuduna yay ilmiş bakterilerin basta barsak, ağız, ürogenital bölgeler ve deri olmak üzere tanımlanması, genom sekanslarının ortaya çıkarılması, mikrobiyal komünitelerin özelliklerinin belirlenmesi öngörülen hedefler arasında. 250 sağlıklı insandan alınan örneklerle başlayan bu uzun soluklu proje ilk meyvelerini 2012 yılı itibari ile vermeye başladı.

“İnsan Genom Projesi” nin hemen ardından böyle büyük çaplı bir genom analizine yönelmekteki en büyük amaçlardan biri vücudumuzda yasayan bakterilerin insan genomunda bulunan genlerden 150 katı kadar fazla gen içermesi gosterilebilir. Boyle zengin bir mikrobiyota ve gen çeşitliliği birçok biliminsaını cezbetmeye yetmişti bile. İnsan genomunun sahip olduğu 25-30.000 gen düşünüldüğü zaman, vücudumuzdaki bu “Genom Adası” nin boyutlarını tahmin etmek, işlevselliğine ışık tutmak son derece heyecan verici olacağa benziyor. Tüm bu elde edilen verilerin ışığında bugüne kadar en dikkat çekici olan ise barsak mikroorganizmalarının insan sinir sistemi ve bağışıklık sistemi ile olan ilişkileri. Bu ilişki, insan mikrobiyom projesinin önemini kavramamız acısından bir kez daha etkili olmuştur. Peki, barsak mikroorganizmalarının insanlarla binlerce yıldır sure gelmiş bu ilişkileri tam olarak neydi?

Barsak mikrobiyotası 1000 bakteri türüne ve bu bakterilerin 7000’den fazla strainine ev sahipliği yapmaktayken, bu özelliğinden dolayı biliminsanlari tarafından “Unutulmuş Organ” olarak adlandırılmaktadır. Bu kadar fazla sayıda bakterinin barsaklardaki hakimiyetine rağmen Bacterides spp., Prevotella spp., ve Ruminococcus spp. enterik mikrobiyotanın denge unsuru olan üç bakteri cinsidir.

Beslenme alışkanlıklarımız, enfeksiyonlar ve antibiyotikler enterik mikrobiyotada bulunan bu bakterilerin sayısını ve kompozisyonu etkileyen başlıca etmenlerden olmakla birlikte, tüm bu fiziksel etkiler dışında bugün tartışılan konulardan bir diğeri de stresin mikrobiyota üzerinde etkisidir. Barsak mikrobiyotası ile merkezi sinir sistemi arasında nöroendokrin, nöroimmun, sempatik ve otonomik sinir sisteminin parasempatik yolları ve de enterik sinir sistemi aracılığı ile bağlantı kurulduğunun kanıtlanması stres kaynaklı etkilerin açıklanmasında önemli rol oyna mistir. Yapılan araştırmalarda kronik stresin barsak bariyerini etkilediği, immunomodulator bakteriyel hücre duvarı bileşimlerinden liposakkaridlerin seviyesini artırdığı saptanmıştır. Depresyon gibi psikiyatrik bozukluklar bakteri sayısında ve yer değişiminde önemli etkilere neden olmaktayken, Lactibacillus farciminis gibi probiyotik bakteriler barsak bariyerindeki sızmayı engelleyip, barsak-beyin ekseninde rol oynayan stres bağımlı moleküllerin etkilerini tersine çevirmektedir. Öte yandan Lactobacillus helveticus hayvanlarda ve insanlarda anksiyete benzeri davranışların etkilerinin azaltılmasında ve serum kortizol seviyesinin düşmesinde önemli rol oynamaktadır. Stres ve onunla ilişkili olan Hipotalamus-hipofiz-adrenal (HPA) ekseni barsak mikrobiyotasının kompozisyonunu etkilemektedir.

Bugün artık bilinen bir diğer gerçek ise birçok mikroorganizmanın sinir sisteminin önemli bileşikleri olan nörotransmitter ve nöromodulator bileşiklerini sentezliyor olabilmesidir. Lactobacillus spp. ve Bifidobacterium spp. GABA, Escherichia spp. ve Bacillus spp. noradrenalin, Candida spp. , Streptococcus spp. ve Enterococcus spp. serotonin, Bacillus spp. dopamine, Lactobacillus spp. ise asetilkolini sentezleyebilmektedir. Barsak lümenindeki mikroorganizmalar tarafından üretilen bu bileşiklerin barsak epitel hücrelerini indüklediği ve buradan salınan moleküllerin enterik sinir sistemine nöral sinyal götüren aksonları direkt ya da ikincil mekanizmalarla etkilediği düşünülmektedir.  Üretilen nörotransmitter maddeler dışında, mikroorganizmalar safra asidi, kolin ve kısa yağ asidi zincirleri gibi konakçı içinde önemli olan bileşikleri üretmektedir. N-butarat, asetat ve propionat gibi bazı kısa yağ asidi zincirlerinin nöroaktif özellikleri hâlihazırda bilinmekte, bu bileşikler özellikle barsaklarda önemli mikrobiyal kaynaklı bileşiklerden bazılarıdır.

Mikrobiyom-barsak-beyin eksenindeki etkileşimlerin hala derinlemesine analizlere ve araştırmalara muhtaç olduğu birçok biliminsanının hemfikir olduğu bir gerçektir. Bazı mekanizmalar aydınlatılmış olmasına rağmen özelikle lactobacilli ve bifidobacteria strainlerinin, değişik beyin bozukluklarının geleneksel metotlarla tedavisinde faydası olacağı öngörülmektedir. Uzak gelecekte ise biliminsanlari bazı hastalıkların tedavisinde kullanılan ilaçlardan bile daha etkili yolaklar ve substratların bulunabileceğine inanmaktadır.

Şafak Kalındamar

Mississippi State Üniversitesi, Veteriner Tıp Koleji, Temel Bilimler Departmanı

 

REFERANSLAR:

1.      Philip W. J. Burnet, (2012) Gut bacteria and brain function: The challenges of a growing field. PNAS , vol.109, no.4, E175.

2.      Rochellys Diaz Heitz, Shugui Wang, Farhana Anuar, Yu Qian, Britta Bjorkholm, Annika Samuelsson, Martin L.Hibberd, Hans Forsberg, Sven Petterson, (2011) Normal gut microbiota modulates brain development and behavior. PNAS, vol.108, no.7, 3047-3052.

3.      Timothy G. Dinan, John F. Cryan, (2012) Regulation of the stress response by the gut microbiota: Implications for psychoneuroendocrinology. Psychoneuroendocrinology, 37, 1369-1378.

4.      Timothy G. Dinan, John F. Cryan, (2012) Min-altering microorganisms: The impact of the gut microbiota on brain and behavior. Nature Reviews Neuroscience, doi:10.1038/nrn3346.

 

https://norobilim.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/google_48.png https://norobilim.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/facebook_48.png https://norobilim.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/twitter_48.png

Aşkın Nörobiyolojisi

Aşk, tanımlanması güç bir kavramdır; bu zorluk aşkın öznelliğinden kaynaklanıyor şüphesiz… Yine de genel bir tanımlama yapmak gerekirse aşk için belli bir kişiye yönelik hissedilen kuvvetli tutku ve sevgi duygusu diyebiliriz. Aşk, bireylerin cinsel etkinlikleri ile de ilişkili bir kavramdır, çünkü kişinin arzuladığı birine duyduğu emosyonel bir bağlanma söz konusudur. Bu akıllara yeni bir yumurta-tavuk sorunsalını getirebilir zira hangisinin önce geldiği merak konusudur: Arzuladığımız için mi emosyonel bir bağlanma gelişiyor, yoksa emosyonel bağlanma sonrasında mı o kişiye yönelik arzu (burada bahsettiğimiz özellikle cinsel arzu) artmakta? Bunu yazının ilerleyen bölümlerinde netliğe kavuşturabiliriz belki…

May, aşk kavramının libido (cinsellik/şehvet), eros (üretme/yaratma dürtüsü), filia (dostluk/kardeş sevgisi) ve agape/caritas (ötekinin refahı için adanmış sevgi) olarak dört farklı türde olabileceğini ve gerçek bir aşk deneyiminin bu dördünün karışımından oluşabileceğini vurgulamıştır. Aşk ve sevgi ilişkilerini psikodinamik açıdan inceleyen Kernberg ise olgun bir cinsel sevgi ilişkisinin diğerine yöneltilmiş cinsel uyarılma, libidinal ve agresif enerjilerin yatırıldığı kendilik ve nesne tasarımlarının kaynaşmasıyla oluşan hassasiyet, diğeriyle özdeşim ve tutkulu bir özellik taşıyan cinsel/nesne ilişkisi ve süper ego yatırımlarından oluşan karmaşık bir duygusal yapı olabileceğini belirtmektedir. Psikanalitik kuramın kurucusu Sigmund Freud ise “aşk yoktur, libido vardır” der.

Yapılan tüm tariflere ve tanımlamalara karşın unutulmamalı ki aşk durağan değil, kişiden kişiye ve içinde bulunulan sürece göre değişkenlik gösterebilen bir duygudur. Dahası her aşk ilişkisinin kendine has bir dinamiği vardır ve bu dinamikler, bilinç sınırları içerisindeki faktörler kadar bilinçdışı faktörlerden de etkilenebilirler. Kişilerin geçmiş ilişkileri, çevrelerinde gözlemledikleri ilişkiler ve hatta okuduğu-izlediği aşk ilişkilerine dair örnekler de yıllar içerisinde belli bir algı oluşturur (buna sosyal öğrenme diyebiliriz), yaşanan diğer ilişkiler bu algıların da etkisiyle şekillenir. Bahsettiğimiz tüm bu faktörler, aşk duygusunun öznelliğinin altında yatan sebeplerdendir.

İnsan hayatında oldukça önemli bir yer tutar “aşk”; öyle ki çok eski tarihlerden bu yana pek çok kişi aşkı uğruna hayatından vazgeçmiştir. Peki bu denli güçlü bir duygu yaşanırken insan beyninde neler olup biter. Bunu açıklamak için biraz aşk ile ilgisi olabilecek beyin bölgelerinden, nörotransmiterlerin ve nöropeptidlerin etkisinden bahsedeceğiz.

Beyinde dopamin miktarındaki artışın ilginin belli bir şeye odaklanmasına ve amaca yönelik davranışların artmasına neden olduğu biliniyor. Aşkın da sevilen kişiye yönelik bir ilgi odaklanması olduğu düşünüldüğünde dopaminin bu işte parmağı olduğunu düşünmek hiç de zor değil. Dahası, motivasyon, ödül, enerji hali, uykusuzluk, soluk alma hızında artış, iştah azalması, dikkat ve haz sistemleri ile ilişkili olan dopaminin bu etkileri aşkın insan üzerindeki etkileri ile örtüşmekte. Dopamin artışı aynı zamanda testesteron artışına da yol açıyor. Hem kadın hem erkek için cinsel arzunun belirleyicisi olan testesteron dopamin artışı ile tetikleniyorsa, aşkın dopamini; dopaminin testesterenu tetiklediğini, dolayısıyla aşkın cinsel arzuyu körüklediğini söylemek mümkün. Belki de bu nedenle aşık olunan kişi ile yaşanan cinsel deneyimlerin, diğerlerine oranla daha derin ve akılda kalıcı hazlar yaşattığı söylenmektedir.

Dopamin artışı ile tetiklenen diğer bir nörotransmiter norepinefrindir. Norepinefrin de tıpkı dopamin gibi uyarıcı bir etkiye sahiptir ve bu nedenledir ki aşık olduğumuzda uykuya ve yemeye daha az ihtiyaç duyarız. Norepinefrinin de cinsel arzuyu tetikleyici bir etkisi bulunur. Norepinefrinin bu etkisine en büyük delil amfetamin kullanıcılarıdır; amfetamin etkisini norepinefrin aracılığıyla gösteriyor, norepinefrin de testesteron düzeyinde artış meydana getiriyor ve sonuç olarak bu da kullanıcılarda artan cinsel isteğe sebep oluyor.

Seratonin, aşık olma hali ile ilgisi tartışılan Bir nörotransmiterdir. Aşık olunduğunda dopamin ve norepinefrinde meydana gelen artışa karşılık seratoninde bir azalma söz konusudur. Çalışmalar romantik aşkın özellikle erken evrelerinde görülen seratonin azalmasının obsesif kompulsif bozukluk hastalarındakine benzer düzeylerde olduğunu göstermiştir. Bu nedenle aşkın bir tür obsesyon olarak nitelendirilmesinin de bilimsel temellere dayandırılması olanaklı hale gelmiştir. Romantik aşk döneminde, hem erkek hem kadınlarda kortizol düzeyleri yüksek bulunmuş fakat bu sonuçların bir yıl süre sonunda normal seviyeye inmiş olduğu gözlenmiştir. Bu durum aşkın yerini zamanla olgun bir sevgiye ve bağlanmaya bırakması ile de açıklanabilir.

Bağlanma söz konusu olduğunda oksitosin ve vazopresin hormonlarından bahsetmeden geçemeyiz. Kadınlarda oksitosin salgısı ilk olarak doğum sırasında rahimin kasılmasına ve emzirmede süt gelmesini kolaylaştırması ile akla gelir. Oksitosinin bunlardan daha soyut bir etkisini anne-bebek arasındaki bağlanma sırasında görürüz. Yetişkinlerde, yani çiftler arasında da benzer bir bağlanma yine oksitosin sayesinde gerçekleşir. Orgazm sırasında kadınlarda oksitosin, erkeklerde vazopresin artışı olur. Oksitosin ve vazopresin ile testesteron arasında bir tür ters orantı olduğunu söyleyebiliriz. Şöyle ki, oksitosin ve vazopresinin artması ile testesteron azalmakta; testesteronun artması ile de vazopresin ve oksitosin hormonları azalmaktadır. Testesteron düzeyi yüksek olan erkeklerin daha az evlendiği, daha sık aldattığı, daha sık boşandığı ve evli bir erkeğin ailesine daha çok bağlandığı, özellikle de yeni doğan bebeğini kucağına aldığı zaman testesteron seviyesinin en düşük düzeyde olduğu bildirilmiştir. Bu bilgiler de bağlanma-tek eşlilik-aldatma gibi konularda yeni tartışma sorularını gündeme getirebilir. Bu konuya ilişkin yapılmış bir araştırma tek eşli ve çok eşli davranış örüntüsüne sahip tarla fareleri üzerinde gerçekleştiriliyor. Birinci grup tek eşli farelerden oluşuyor ve bu grupta eşler birbirlerine sadıklar. İkinci grupta ise çok eşli fareler var ve bu fareler çiftleşmenin hemen akabinde yeni partner arayışına yöneliyorlar. Bu iki grup arasındaki fark incelendiğinde oksitosin ve vazopresin reseptörlerinin yerlerinin birbirinden farklı olduğu bulunuyor. Yine Atlanta’da bulunan Emory Üniversitesi’nde Larry Young ve ekibi tarafından gerçekleştirilen benzer bir çalışmada çok eşli farelere bir virüs enjekte ediliyor. Bu virüs, tek eşli farenin gen varyantını çok eşli farenin beynine taşıyor ve bunun sonucunda çok eşli fareler tek eşli davranmaya başlıyorlar. Bunun tam tersi olarak da tek eşli farelere sensörleri bloke eden bir ilaç verildiğinde tek eşli fareler çiftleşmenin sona ermesi ile yeni bir eşin peşine düşüyorlar. Tüm bu veriler insanlarda cinsel davranışları belirleyen genetik faktörlerin ya da reseptörlerin dağılımının sadakat ile bağlantısı olup olamayacağına ilişkin soruları akla getiriyor.

Aşk ilişkilerinin erken evrelerinde sinir büyüme faktörü (NGF) salgısında artış olduğu da gözlenmiştir. NGF salgısında gözlenen artışın yakın dönemde aşık olanlarda, uzun süreli ilişkileri olanlara veya hiç aşık olmamışlara göre anlamlı olarak daha fazla olduğu gösterilmiştir.

Aşk ilişkilerindeki belirleyici rolünden sıkça bahsettiğimiz cinsel uyarılma ve şehvet duyguları sırasında aktive olan beyin bölgeleri hipotalamus, anterior singulat girus, striatum ve nucleus accumbenstir. Bazal ganglionlarda bulunan striatumun bir parçası olan nucleus accumbens haz ve ödül merkezidir ve nucleus accumbense bağlantılar amigdala, dorsolateralprerontal korteks (DLPC) ve ventral tegmental alandan (VTA) gelmektedir. VTA, dopamin üreten hücrelerin bulunduğu beyin bölgesidir ve aşk duygusu ile birlikte harekete geçtiği zaman daha çok dopamin üretilmesine neden olur. Daha fazla dopamin üretilmesi ve artan kaudat çekirdek aktivitesi ise aşık olunanı elde etmek gibi hedefe-ödüle yönelik davranışları artırmaktadır. Beynin ortasında “C” şeklinde yer alan kaudat çekirdek aşkla ilgili önemli beyin alanlarından bir tanesidir. Ödülün algılanmasını, hedef alınmasını ve elde edilmesi için gereken motivasyonun harekete geçirilmesini sağlamaktadır. Kaudat çekirdek aynı zamanda ilginin odaklanması ile ilgili görevlere de katılmaktadır.

Seksüel davranışlar, beyinde talamusun altında bulunan ve üçüncü ventrikülün tabanını oluşturan önbeyin bölgesi hipotalamus tarafından kontrol edilir. Özellikle ön ventral hipotalamus ve erkeklerde korteks priformis seksüel davranışlarla ilgili işlevleri yürüten bölgelerdir.

Vazopresin ve oksitosin de çekirdeklerden oluşmuş bir yapıya sahip olan hipotalamusun kontrolündedir. Nucleus supraopticus ve nucleus paraventricularis çekirdekleri aracılığıyla vazopresin ve oksitosin salınımları düzenlenir.

Seksüel duygularla ilgisi bulunan başka bir beyin bölgesi de amigdaladır. Amigdala, beyinde temporal lobun merkezinde konumlanmış çekirdekler grubudur ve 100’e yakın çekirdekten oluşmaktadır. Emosyonların denetimi amigdala tarafından gerçekleştirilir ve tüm memelilerde sağ amigdala sola göre %16 daha büyüktür. Bu da, sağ hemisferin emosyonlara sola göre daha duyarlı oluşunu açıklayabilir. Amigdala çekirdeği bünyesinde koku, tat, dokunma ve görsel uyaranlara yanıt veren spesifik hücre grupları vardır fakat görsel uyaranlara yanıt veren hücre sayısı daha fazla miktardadır. Erkek amigdalasının, dişi amigdalasından %20 büyük olduğu da bilinmektedir. Görsel cinsel uyaranlara karşı erkek amigdalası, özellikle de sağ amigdala çok hızlı aktive olurken dişilerde daha yavaş olmak üzere sol amigdala aktive olmaktadır. Bu bilgi erkeklerde röntgencilik ve pornografinin daha yaygın görülmesini ve kadınların görsel cinsel uyaranlar karşısında erkekler kadar hızlı uyarılmıyor oluşunu açıklayabilir. Tüm merkezi sinir sistemi (MSS) içinde erkek amigdalası, vizüel cinsel uyaranlara karşı ilk aktive olan ve en çok aktive olan yapıdır, buna karşın cinsel birleşme ve ejakülasyon sonrası tüm MSS’de aktivasyonu ilk sonlanan yapı da erkek amigdalasıdır. Dişilerde ise cinsel birleşme sonrası amigdala aktivasyonu diğer MSS yapıları ile birlikte sonlanır. Bu da erkeklerin cinsel birleşme sonrasında kadınlara göre daha az partnerine sarılıp yatma ve daha az partnerine dokunmaya devam etme eğiliminde olduklarını açıklayabilir.

Söz konusu aşk olunca ortaya atılan milyonlarca teoriden söz etmek mümkün. Elde edilen bilimsel verilere yenilerini ekleyerek aşkın doğasına ışık tutabilir ve bu konudaki bilgi kirliliğinden arınma şansına sahip olabiliriz. Bu belki de ilişkilerdeki algılarımızı, partnerlerimizin davranışlarını ve ne istediğini, daha da önemlisi kendi isteklerimizi ve isteklerimizin kökenini anlamamıza; bu doğrultuda olaylara yön verme konusunda daha fazla irade sahibi olmamıza olanak tanıyarak aşk ilişkilerine daha fazla “farkındalık” katmayı sağlayabilir.

  • May R. Aşk ve İrade. İstanbul, Okuyanus, 2008. 
  • Kernberg OF. Love relations normality and pathology. New Haven & London, Yale University Press, 1995. 
  • Tufan A.E., Yaluğ İ. Psikiyatride Güncel Yaklaşımlar Current Approaches in Psychiatry 2010; 2(4):443–456) 
  • Saraçlı Ö., Atasoy N., Karaahmet E. Psikiyatride Güncel Yaklaşımlar Current Approaches in Psychiatry 2012;4(4);414-427 
  • Sungur M.Z. Sen Ben ve Aramızdaki Herşey. Goa Yayınları. 2009 
  • Waxman S.G. Korrelatif Nöroanatomi. Çev. Ed. Yıldırım M. Nobel Tıp Kitabevleri. 2002

 

Yazar: Melis Demircioglu

https://norobilim.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/google_48.png https://norobilim.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/facebook_48.png https://norobilim.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/twitter_48.png
 

Please log in to vote

You need to log in to vote. If you already had an account, you may log in here

Alternatively, if you do not have an account yet you can create one here.