Tag: Vedat Menderes Özçiftci

ODTÜ 1. Sinirbilim Günleri’nin Ardından

ODTÜ Biyoloji ve Genetik Topluluğu ile ODTÜ Psikoloji Topluluğu’nun ortak çalışmasıyla hazırlanan 1. ODTÜ Sinirbilim Günleri 16-17 Şubat 2013 tarihleri arasında ODTÜ Kongre ve Kültür Merkezi salonlarında gerçekleştirildi.

İki gün süren etkinlik boyunca genetik, biyoloji, psikoloji, tıp, dilbilim, mühendislik gibi pek çok alandan nörobilime gönül vermiş katılımcılar, farklı disiplinlerden alanında uzman araştırmacıların iki farklı salonda eş zamanlı olarak yapılan sunumlarını dinleme, fuaye alanında sergilenen poster araştırmalarını inceleme ve bolca nörobilim konuşma ve fikir alış-verişinde bulunma fırsatını yakaladılar.

Yard. Doç. Dr. Didem Gökçay’ın  ‘’ Yüz algılamanın değişken simetri oranlarıyla ilişkisi’’, Prof. Dr. Sami Gülgöz’ün ‘’ Hayatınızdan hangi olayları hatırlayacağınızı kontrol edebilir miyim: Otobiyografik hatırlamada deneysel etkiler’’, Prof. Dr. Hakan Gürvit’in ‘’ Sporadik Alzheimer hastalığı için yeni bir risk faktörü: TREM2’’ sunumları ilgi çeken sunumlardan sadece birkaçı.

Bu güzel organizasyonu gerçekleştirdikleri için ODTÜ ailesine ve katılımcılara, haberdeki fotoğraflar için Elif Korkut’a sonsuz teşekkürler.

 

 

http://norobilim.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/google_48.png http://norobilim.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/facebook_48.png http://norobilim.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/twitter_48.png

Ruhsal Hastalıkların Damgalanması Sorunsalı

Şizofrenik Damgalama Üzerine Bir Deneme

Belki de şizofren, 

içinde yaşadığı dünyanın 

sevgisizlik, güvensizlik, mekanik ilişkiler ve iletişimsizlik üzerine kurulmuş değerlerinin bilincine varıp, 

bunları değiştirememenin verdiği acizlikle 

kendisini feda eden insandır.

Bu durumda bildirisi 

bir tür karşı koyma olacağından,

abuk subuk ve saçma nitelemelerini

kesinlikle hak etmeyecektir.

                                           ”Bir Şizofrenin Otobiyografisi”  Marguerite Sechehaye 

 

Şizofreni, ruhsal durumun hemen tüm alanlarında belirti ve bulgular gösteren, genellikle gençlik yıllarında başlayan, gidiş ve sonlanışı hastadan hastaya ve süreç içinde değişen, henüz etiyolojisi tam olarak bilinmeyen ve önemli ölçüde yeti yitimine yol açan bir toplum sağlığı sorunudur. Tarihsel gelişimini ve farklı bakış açılarını yakalamak anlamaya çalışmak ve hastalığa geniş bir perspektiften bakabilmek mutlaka lazım ve faydalıdır. Çünkü hiçbir ruh sağlığı hastalığı bu derece yorumlama ve tedavi yaklaşımları itibariyle bu derece değişikliğe uğramamıştır.

Bu yazıda düşüncenin bir sıkıntısının katıksız durumda bir betimlemesi yapılmaya çalışılacaktır yalnızca ve şizofreniye içerden bakabilmenin romantik yanılsamalar yapabilmenin yolları denenecektir.

Ruhsal hastalık tanısı alan  bireyler içinde, en çok damgalanan ve en çok dışlanan hastalar şizofreni hastalarıdır. Yaşadığımız toplumun üretim ilişkileri ve yaşama biçimi, herhangi bir biçimde ”başaramayan(!)” ve üretimden düşen bireyleri dışlama eğilimini gösterir. Toplum anlayışının dışında bulunanlar, toplumun benimsediği değerlere, kültürün yapmasını beklediği çoğunluk tarafından kabul görmüş davranışlara uyumsuz olanlar, toplum tarafından aynanın arka tarafına itilmek durumunda kalırlar. Bu süreçte, dünya aniden kendini, alışagelmiş, norm’al sosyal niteliklerden yalıtılmış bir halde ortaya çıkarır. Sosyal kavramlardan sıyrılmış ve kendi varoluş gerçeği dışında tüm gerçeklerden arınmış bir halde kendini gösterir. Kişi elinde kalınmış olan fakat gerçeği pek de iyi algılanamayan benlik işlevleri ile yıkılan dünyayı tekrar ima etmeye çalışır. Örnek vermek gerekirse, paramparça olmuş bir vazoyu düşünelim yıkılan bir dünya fantezisinin tezahürü için. Gerçeği toplumsal kalabalıkla birlikte algılayan kişi, şizofrenin tamir ettiği vazoyu birbirleri ile birleştirilmiş bir yığın porselen parçası olarak algılandıracaktır. Fakat şizofrenisi olan kişinin kendisi, bu parçacıkları onarılmış bir vazo olarak görür. Şizofrenisi olan kişinin yeniden yapılanan dünya fantezisi ile ilgili olan tamir etme süreci, kabul edilen bir patolojik süreçtir ve hastalık ilerledikçe yıkılan dünya ile tamir edilen dünya eş zamanlı olarak devinir ve kişinin toplum düzeni içinde farklılaşmasına sebep olur. Farklılık toplumun tepki koyduğu bir olgudur ve ayrıca toplumun farklı olanlara karşı verdiği tepki, toplumdaki ”farklılar” ın sayısına da bağlıdır. Eğer ”farklı olanlar” toplumda küçük bir azınlığı oluşturuyorsa, toplumun tepkisi artarken hoşgörüsü azalmaktadır. Bu gerçeklik ışığında şizofreninin toplumda % 1 yaygınlığı ile y.o.k sayılabilecek bir nicelik oluşturduğunun da varlığıyla toplumun şizofreniye bağlı tutumunun önyargılı düşünme/davranma, stereotipik davranışlar sergileme, ayrımcılıkta bulunma ve hastalığı hakaret ve küçümseme nesnesi olarak kullanma durumu önümüzde tüm açıklığıyla duran yadsınamaz bir sonuçtur.

Psikiyatri tarihi farklı okumalara açıktır. Psikiyatri tarihini kronolojik sırada arka arkaya dizilen başarıların günümüze kadarki sürecinin anlatıldığı bir başarılar dizgesinin dışında alanda büyük tartışmaların olduğu ve farklı zıt kutupların olduğu bir süreç olduğundan da söz etmek gerekmektedir. Belki de eleştirel süreçlerin ve karşıtlıkların en yoğun yaşandığı dönem 1960’lardır. Dünyadaki politik, ekonomik ve sosyal değişiklikler; psikiyatride hekim-hasta ilişkisindeki insancıl olması gereken tutumlardaki yetersizlikle ve ‘depo’ hastanelerde yaşanan olumsuzlukların varlığı 60’larda ANTİ-PSİKİYATRİ akımının doğmasına sebebiyet verir. Akımın temsilcilerinden Ronald Laing, şizofreniyi ‘’tehlikeli’’ insanların sahne dışına atılması olarak yorumlamıştır. Şizofreni ve benzeri psikozların organik kökenli olmadığını daha da önemlisi hastalık olmadığını iddia eder. Aksine kendine yabancılaşmış bireyin iyileşme sürecindeki basamaklardan biri olarak tanımlar. Kendi tabiri ile otorite tarafından damgalanmış bireyleri İngiltere’de kurduğu hasta bakım evlerinde bir araya toplayıp küçük şizofreni komünleri oluşturmuştur. Şizofreniyi kavramsallaştırmada kullanılan bu model, yeterli bilimsel kanıt ortaya koyamamış ve güncelliğini yitirmiştir fakat  bu eleştirel akımın görüşlerini şizofreni hastalarının maruz kaldığı damgalanma ve ayrımcılığa karşı olan mücadelede psikiyatrinin insancıl doğasını unutmaması gerekliliğine vurgusu bakımından katkısının önemli olduğu söylenmelidir.

Ülkemizle ilgili tutum çalışmaları da göstermektedir ki şizofreni, en çok ayırt edilen ve en olumsuz bakış açısına maruz kalan bir hastalıktır. Toplumun genelinde, şizofreni hastalığına karşı olumsuz bir tutum ve şizofreni hastalarını reddetme eğilimi olmakla birlikte, toplumun büyük çoğunluğu da şizofreni hastalarıyla yakın ilişki kurmak istememektedirler. Şizofreniyle ilgili reddedici ve negatif tutumun yanında sosyal mesafenin artırılması durumu da varlığını göstermektedir.

Yine de tüm bu olumsuz koşulların varlığına bile, hastaların ve ailelerin katkısıyla damgalanma konusu bugün psikiyatri de kendine önemli bir yer edinmiş ve bütün bu zor koşulların zamanla üstesinden gelinebilecek gözükmektedir. Damgalanma karşıtı mücadelenin kıt olanaklarla ve mütevazı bir şekildeki mücadelesi ve engellere karşı ayakta durabilmesi bu konuda çabalayanlar umut aşılayan yegâne değerdir.

 

http://norobilim.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/google_48.png http://norobilim.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/facebook_48.png http://norobilim.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/twitter_48.png

Anti-Psikiyatri: Romantik Bir Yanılsama (?) ya da Psikiyatrinin Vicdanı (?)

Bugün ruhsal hastalıkların sınıflandırmaları kalın kalın kitaplarda yüzlerce başlık altında yapılmakta. Oysa ilk çağlarda sadece 2 ruhsal bozukluk tanımlanmış; ÇILGINLIK ve EPİLEPSİ… İlkçağ insanından günümüz insanına uzanan yolda psikiyatri Freud’dan çok daha önceleri de var olan ve devinimine devam eden bir bilim dalı… Aradan geçen zamanlarda neler olup bittiğine göz atmakta fayda var.

Ruhsal hastalıklar arttı mı ya da hastalık tanımlamalarını mı arttırıyoruz? Zamanla psikiyatri doğru bir noktaya mı gelmekte y.o.k sa insandan uzaklaşmakta mıdır? Psikiyatrinin yetki sınırları nerede başlar, nerede biter? Artık hepimiz ‘’ deli ‘’ miyiz? Deli, hasta, çoğunluk, normal vs… gibi kavramların tanımlamasında ne diyoruz veya ne kadar doğruyuz? Psikiyatrinin ilgi alanı içindeki rahatsızlıklar nasıl ortaya çıkar? Bu rahatsızlıkların belirleyicisi doğa mıdır, çevresel etmenler midir? Bunları biyolojinin yöntemleriyle mi anlamaya çalışmalıyız, insan bilimlerinin yöntemleriyle mi?

Psikiyatri tarihi farklı okumalara açıktır. Psikiyatri tarihini kronolojik sırada arka arkaya dizilen başarıların günümüze kadarki sürecinin anlatıldığı bir başarılar dizgesinin dışında alanda büyük tartışmaların olduğu ve farklı zıt kutupların olduğu bir süreç olduğundan da söz etmek gerekmektedir. Belki de eleştirel süreçlerin ve karşıtlıkların en yoğun yaşandığı dönem 1960’lardır.

60’lar da ne olmuştur? Psikiyatri kavramının önüne gelen ANTİ sözcüğü bir ön ekten ibaret bir şey midir y.o.k sa temelinde değişik anlamlar mı barındırır? Temelden beri süre gelen biyolojik yöntem mi ya da insan bilimlerinin yöntemlerini mi kullanmalıyız tartışmaları niçin bu dönem yeni bir akımın doğuşuna sebebiyet vermiştir?

Dünyadaki politik, ekonomik ve sosyal değişiklikler; psikiyatride hekim-hasta ilişkisindeki insancıl olması gereken tutumlardaki yetersizlikle ve ‘depo’ hastanelerde yaşanan olumsuzlukların varlığı 60’larda ANTİ-PSİKİYATRİ akımının doğmasına sebebiyet verir. 1960’lı yıllardaki toplumsal altüst oluş, daha fazla özgürlük talep eden öğrenci hareketleri ve kültür devrimi, toplumsal dönüşüme ve iyileşmeye koşut olarak, artık bir akıl hastası deposu olarak kullanılmaya başlanan psikiyatri kliniklerine dikkat çekilmesi gerekliliği, çoğunlukla toplu yerleşim birimlerinden epey uzakta, sanki diğer “normal (!)” insanları varlıklarıyla rahatsız etmesinler diye kalın ve yüksek duvarlar ardına “hapsedilmiş” akıl hastalarının içler acısı durumu ve tüm bunların toplumsal dönüşümün gündemine girmesi gerekliliği gibi dönemin toplumsal arka planındaki olayları akımın doğmasına sebebiyet veren ön koşullar olarak nitelemekte ve akımı dönemin koşullarıyla değerlendirmekte fayda vardır. Akımın temelleri felsefeye dayanır. ‘’Deli’’ kavramının tanımına ihtiyaç duyar ve ‘’Normal bireyin varlığının çoğunluktan yana olmayla var olup olmadığı ‘’ gibi sorulara cevaplar üretmeye çalışır. Akımın temel tezi, ‘’psikiyatrik hastalığın tıbbi olmadığı aksine toplumsal, siyasal bir fenomen olduğu’’ biçiminde ifadelendirilebilir. Esin kaynakları Thomas Szasz ve Michel Foucault’nun fikirleridir. Antipsikiyatriye ilk tanımlamayı getiren David Cooper olmuştur. İngiltere’deki en önemli temsilcisi Robert David Laing, İtalya’da da Franco Bassaglia olmuştur.

Böyle bir dönem içerisinde 1967 yılında “Anti-psikiyatri” tanımını yaparak akımın resmen başlangıcını David Cooper yapar. Kapitalist sisteme karşı bir mücadele alanı olarak görüşünü ortaya koyar Cooper ve delilik politik muhalifliktir gibi cümleler sarf eder. Şizofreniyi kapitalist toplumun bir ürünü olarak tanımlayıp, psikoz yerine sosioz terimini kullanır. Normal ve norm kavramlarını sorgular. Bir tıp alanı olarak psikiyatrinin insanları düzenin normlarına sokmaya yarayan ideolojik bir aygıt olduğunu ileri sürer.

Foucault modernitenin, iktidarın düzene sokucu, yola getirici niteliğini eleştirirken, tıbbın tarih boyunca hikmeti kendinden menkul sayıla gelmiş otoritesi de bundan nasibini alır. Michel Foucault ‘’Deliliğin Tarihi’’ kitabında ruh hastalığını, doğa bilimsel değil toplumsal ve kültürel bir buluş olarak sunmuş ve tüm bu kavramlar ve uygulamaların iktidar söylemlerinin yansıttığını ifade etmiştir.

Thomas Zzasz ‘’Akıl Hastalığı Miti’’ kitabında psikiyatrik hastalık nosyonunu bilimsel açıdan anlamsız, toplumsal açıdan da zararlı olarak tanımlandırır. Szasz’a göre orta çağda büyücülüğün üstlendiği kutsal işlevi modern dünyada akıl hastalığı üstlenmektedir ve özetle “Psikiyatri y.o.ktur” diye görüşünü temellendirir.

Ronald Laing, şizofreniyi ‘’tehlikeli’’ insanların sahne dışına atılması olarak yorumlamıştır. Şizofreni ve benzeri psikozların organik kökenli olmadığını daha da önemlisi hastalık olmadığını iddia eder. Aksine kendine yabancılaşmış bireyin iyileşme sürecindeki basamaklardan biri olarak tanımlar. Kendi tabiri ile otorite tarafından damgalanmış bireyleri İngiltere’de kurduğu hasta bakım evlerinde bir araya toplayıp küçük şizofreni komünleri oluşturmuştur.

Anti-psikiyatri akımının argümanlarını kuramdan hayata geçiren Basaglia, 1100 kişilik bir akıl hastanesini kademeli olarak kapatmış, yerine otonom mahalleler kurmuş, dört duvar arkası yerine insan ilişkilerinin iyileştiriciliğini benimsemiştir. Ayrıca, psikiyatrik kontrolün, sınıfsal aygıtın kontrol araçlarından birisi olduğu tezinden hareketle, o dönem sıkça kullanılan, lobotomi, ekt, insülin koması gibi uygulamalara karşıt tavrı almıştır. Çalışmalarındaki esas mantık, hastalığın bireysel değil toplumsal olduğudur ve iktidar ilişkilerinin üreteci olan ana akım psikiyatrinin ciddi biçimde eleştirilmesi gerekliliğini inanmasıdır.

Anti-psikiyatri akımının hastalıkları kavramlaştırma da kullandığı model, yeterli bilimsel kanıt ortaya koyamamış ve çok hızlı bir şekilde gelişmekte olan nörobilimsel gelişmelerle birlikte güncelliğini zamanla kaybetmiştir. Akımın amacını tıp etiğiyle bütünleştirdiğimizde “çocuksu hareketler” diyerek kestirip atamayacağımızı rahatlıkla görebiliriz. Psikiyatrinin kadir-i mutlak, alim-i mutlak konumu; ilgi alanı içindeki rahatsızlıkları hastalık modeli içinde ele alıp nedenleri, tedavileri üzerinde nihai sözü söylerken sergilediği otorite gibi konuların etik bağlamda tartışılmalarının devamlılığının sağlanması gerekliliği yadsınamaz bir gerçekliktir. İnsanın bütün ruhsal acılarını, sıkıntılarını tıbbi model içinde ele almanın, etik sorunları bir yana, düpedüz bir yöntem hatası olabileceğini, sinirbiliminin hayatın bütün sıkıntılarını anlamaya yetmeyeceği gerçekliği de bir diğer açıdan önümüzde duran sorunsallardan biridir. Ruhsal rahatsızlıklara sosyal kuramlar yönünden geliştirilebilecek yeni görüşlerin varlığı, ruhsal rahatsızlıkların (örneğin; şizofreni) bir beyin hastalığı olduğuna işaret eden verilerin ya da tedavisinde tıbbın çok yol almış olduğu gerçeğinin gözardı edilmesini gerektirmez. Bir açıdan da, farklı bakış açılarının birbirlerinden bağımsız olarak ürün vermeye devam edişinin nedenini, psikiyatrinin ilgi alanı içindeki rahatsızlıkların çok geniş bir yelpazeye yayılmış durumda olmasına ve tıbbi modele tamamen uyan rahatsızlıklar ile -en azından bugünkü bilgi birikimi ile- tıbbi model içinde ele alınması eksik ya da yanlış olacak rahatsızlıkların da psikiyatrinin ilgi alanı içinde yer almasına bağlanmak söz konusu olabilir. Bunlarla birlikte bu eleştirel akımın tanı, bakım ve tedavi sorunlarına dikkat çekmede, psikiyatrinin ‘’kendine çeki düzen vermesi’’ ne ve insancıl doğasını hiçbir zaman unutmaması gerektiğini hatırlatmada önemli katkılar sağladığı söylemek gerekmektedir.

 

http://norobilim.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/google_48.png http://norobilim.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/facebook_48.png http://norobilim.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/twitter_48.png
 

Please log in to vote

You need to log in to vote. If you already had an account, you may log in here

Alternatively, if you do not have an account yet you can create one here.