Tag: Melis Demircioglu

Aşkın Nörobiyolojisi

Aşk, tanımlanması güç bir kavramdır; bu zorluk aşkın öznelliğinden kaynaklanıyor şüphesiz… Yine de genel bir tanımlama yapmak gerekirse aşk için belli bir kişiye yönelik hissedilen kuvvetli tutku ve sevgi duygusu diyebiliriz. Aşk, bireylerin cinsel etkinlikleri ile de ilişkili bir kavramdır, çünkü kişinin arzuladığı birine duyduğu emosyonel bir bağlanma söz konusudur. Bu akıllara yeni bir yumurta-tavuk sorunsalını getirebilir zira hangisinin önce geldiği merak konusudur: Arzuladığımız için mi emosyonel bir bağlanma gelişiyor, yoksa emosyonel bağlanma sonrasında mı o kişiye yönelik arzu (burada bahsettiğimiz özellikle cinsel arzu) artmakta? Bunu yazının ilerleyen bölümlerinde netliğe kavuşturabiliriz belki…

May, aşk kavramının libido (cinsellik/şehvet), eros (üretme/yaratma dürtüsü), filia (dostluk/kardeş sevgisi) ve agape/caritas (ötekinin refahı için adanmış sevgi) olarak dört farklı türde olabileceğini ve gerçek bir aşk deneyiminin bu dördünün karışımından oluşabileceğini vurgulamıştır. Aşk ve sevgi ilişkilerini psikodinamik açıdan inceleyen Kernberg ise olgun bir cinsel sevgi ilişkisinin diğerine yöneltilmiş cinsel uyarılma, libidinal ve agresif enerjilerin yatırıldığı kendilik ve nesne tasarımlarının kaynaşmasıyla oluşan hassasiyet, diğeriyle özdeşim ve tutkulu bir özellik taşıyan cinsel/nesne ilişkisi ve süper ego yatırımlarından oluşan karmaşık bir duygusal yapı olabileceğini belirtmektedir. Psikanalitik kuramın kurucusu Sigmund Freud ise “aşk yoktur, libido vardır” der.

Yapılan tüm tariflere ve tanımlamalara karşın unutulmamalı ki aşk durağan değil, kişiden kişiye ve içinde bulunulan sürece göre değişkenlik gösterebilen bir duygudur. Dahası her aşk ilişkisinin kendine has bir dinamiği vardır ve bu dinamikler, bilinç sınırları içerisindeki faktörler kadar bilinçdışı faktörlerden de etkilenebilirler. Kişilerin geçmiş ilişkileri, çevrelerinde gözlemledikleri ilişkiler ve hatta okuduğu-izlediği aşk ilişkilerine dair örnekler de yıllar içerisinde belli bir algı oluşturur (buna sosyal öğrenme diyebiliriz), yaşanan diğer ilişkiler bu algıların da etkisiyle şekillenir. Bahsettiğimiz tüm bu faktörler, aşk duygusunun öznelliğinin altında yatan sebeplerdendir.

İnsan hayatında oldukça önemli bir yer tutar “aşk”; öyle ki çok eski tarihlerden bu yana pek çok kişi aşkı uğruna hayatından vazgeçmiştir. Peki bu denli güçlü bir duygu yaşanırken insan beyninde neler olup biter. Bunu açıklamak için biraz aşk ile ilgisi olabilecek beyin bölgelerinden, nörotransmiterlerin ve nöropeptidlerin etkisinden bahsedeceğiz.

Beyinde dopamin miktarındaki artışın ilginin belli bir şeye odaklanmasına ve amaca yönelik davranışların artmasına neden olduğu biliniyor. Aşkın da sevilen kişiye yönelik bir ilgi odaklanması olduğu düşünüldüğünde dopaminin bu işte parmağı olduğunu düşünmek hiç de zor değil. Dahası, motivasyon, ödül, enerji hali, uykusuzluk, soluk alma hızında artış, iştah azalması, dikkat ve haz sistemleri ile ilişkili olan dopaminin bu etkileri aşkın insan üzerindeki etkileri ile örtüşmekte. Dopamin artışı aynı zamanda testesteron artışına da yol açıyor. Hem kadın hem erkek için cinsel arzunun belirleyicisi olan testesteron dopamin artışı ile tetikleniyorsa, aşkın dopamini; dopaminin testesterenu tetiklediğini, dolayısıyla aşkın cinsel arzuyu körüklediğini söylemek mümkün. Belki de bu nedenle aşık olunan kişi ile yaşanan cinsel deneyimlerin, diğerlerine oranla daha derin ve akılda kalıcı hazlar yaşattığı söylenmektedir.

Dopamin artışı ile tetiklenen diğer bir nörotransmiter norepinefrindir. Norepinefrin de tıpkı dopamin gibi uyarıcı bir etkiye sahiptir ve bu nedenledir ki aşık olduğumuzda uykuya ve yemeye daha az ihtiyaç duyarız. Norepinefrinin de cinsel arzuyu tetikleyici bir etkisi bulunur. Norepinefrinin bu etkisine en büyük delil amfetamin kullanıcılarıdır; amfetamin etkisini norepinefrin aracılığıyla gösteriyor, norepinefrin de testesteron düzeyinde artış meydana getiriyor ve sonuç olarak bu da kullanıcılarda artan cinsel isteğe sebep oluyor.

Seratonin, aşık olma hali ile ilgisi tartışılan Bir nörotransmiterdir. Aşık olunduğunda dopamin ve norepinefrinde meydana gelen artışa karşılık seratoninde bir azalma söz konusudur. Çalışmalar romantik aşkın özellikle erken evrelerinde görülen seratonin azalmasının obsesif kompulsif bozukluk hastalarındakine benzer düzeylerde olduğunu göstermiştir. Bu nedenle aşkın bir tür obsesyon olarak nitelendirilmesinin de bilimsel temellere dayandırılması olanaklı hale gelmiştir. Romantik aşk döneminde, hem erkek hem kadınlarda kortizol düzeyleri yüksek bulunmuş fakat bu sonuçların bir yıl süre sonunda normal seviyeye inmiş olduğu gözlenmiştir. Bu durum aşkın yerini zamanla olgun bir sevgiye ve bağlanmaya bırakması ile de açıklanabilir.

Bağlanma söz konusu olduğunda oksitosin ve vazopresin hormonlarından bahsetmeden geçemeyiz. Kadınlarda oksitosin salgısı ilk olarak doğum sırasında rahimin kasılmasına ve emzirmede süt gelmesini kolaylaştırması ile akla gelir. Oksitosinin bunlardan daha soyut bir etkisini anne-bebek arasındaki bağlanma sırasında görürüz. Yetişkinlerde, yani çiftler arasında da benzer bir bağlanma yine oksitosin sayesinde gerçekleşir. Orgazm sırasında kadınlarda oksitosin, erkeklerde vazopresin artışı olur. Oksitosin ve vazopresin ile testesteron arasında bir tür ters orantı olduğunu söyleyebiliriz. Şöyle ki, oksitosin ve vazopresinin artması ile testesteron azalmakta; testesteronun artması ile de vazopresin ve oksitosin hormonları azalmaktadır. Testesteron düzeyi yüksek olan erkeklerin daha az evlendiği, daha sık aldattığı, daha sık boşandığı ve evli bir erkeğin ailesine daha çok bağlandığı, özellikle de yeni doğan bebeğini kucağına aldığı zaman testesteron seviyesinin en düşük düzeyde olduğu bildirilmiştir. Bu bilgiler de bağlanma-tek eşlilik-aldatma gibi konularda yeni tartışma sorularını gündeme getirebilir. Bu konuya ilişkin yapılmış bir araştırma tek eşli ve çok eşli davranış örüntüsüne sahip tarla fareleri üzerinde gerçekleştiriliyor. Birinci grup tek eşli farelerden oluşuyor ve bu grupta eşler birbirlerine sadıklar. İkinci grupta ise çok eşli fareler var ve bu fareler çiftleşmenin hemen akabinde yeni partner arayışına yöneliyorlar. Bu iki grup arasındaki fark incelendiğinde oksitosin ve vazopresin reseptörlerinin yerlerinin birbirinden farklı olduğu bulunuyor. Yine Atlanta’da bulunan Emory Üniversitesi’nde Larry Young ve ekibi tarafından gerçekleştirilen benzer bir çalışmada çok eşli farelere bir virüs enjekte ediliyor. Bu virüs, tek eşli farenin gen varyantını çok eşli farenin beynine taşıyor ve bunun sonucunda çok eşli fareler tek eşli davranmaya başlıyorlar. Bunun tam tersi olarak da tek eşli farelere sensörleri bloke eden bir ilaç verildiğinde tek eşli fareler çiftleşmenin sona ermesi ile yeni bir eşin peşine düşüyorlar. Tüm bu veriler insanlarda cinsel davranışları belirleyen genetik faktörlerin ya da reseptörlerin dağılımının sadakat ile bağlantısı olup olamayacağına ilişkin soruları akla getiriyor.

Aşk ilişkilerinin erken evrelerinde sinir büyüme faktörü (NGF) salgısında artış olduğu da gözlenmiştir. NGF salgısında gözlenen artışın yakın dönemde aşık olanlarda, uzun süreli ilişkileri olanlara veya hiç aşık olmamışlara göre anlamlı olarak daha fazla olduğu gösterilmiştir.

Aşk ilişkilerindeki belirleyici rolünden sıkça bahsettiğimiz cinsel uyarılma ve şehvet duyguları sırasında aktive olan beyin bölgeleri hipotalamus, anterior singulat girus, striatum ve nucleus accumbenstir. Bazal ganglionlarda bulunan striatumun bir parçası olan nucleus accumbens haz ve ödül merkezidir ve nucleus accumbense bağlantılar amigdala, dorsolateralprerontal korteks (DLPC) ve ventral tegmental alandan (VTA) gelmektedir. VTA, dopamin üreten hücrelerin bulunduğu beyin bölgesidir ve aşk duygusu ile birlikte harekete geçtiği zaman daha çok dopamin üretilmesine neden olur. Daha fazla dopamin üretilmesi ve artan kaudat çekirdek aktivitesi ise aşık olunanı elde etmek gibi hedefe-ödüle yönelik davranışları artırmaktadır. Beynin ortasında “C” şeklinde yer alan kaudat çekirdek aşkla ilgili önemli beyin alanlarından bir tanesidir. Ödülün algılanmasını, hedef alınmasını ve elde edilmesi için gereken motivasyonun harekete geçirilmesini sağlamaktadır. Kaudat çekirdek aynı zamanda ilginin odaklanması ile ilgili görevlere de katılmaktadır.

Seksüel davranışlar, beyinde talamusun altında bulunan ve üçüncü ventrikülün tabanını oluşturan önbeyin bölgesi hipotalamus tarafından kontrol edilir. Özellikle ön ventral hipotalamus ve erkeklerde korteks priformis seksüel davranışlarla ilgili işlevleri yürüten bölgelerdir.

Vazopresin ve oksitosin de çekirdeklerden oluşmuş bir yapıya sahip olan hipotalamusun kontrolündedir. Nucleus supraopticus ve nucleus paraventricularis çekirdekleri aracılığıyla vazopresin ve oksitosin salınımları düzenlenir.

Seksüel duygularla ilgisi bulunan başka bir beyin bölgesi de amigdaladır. Amigdala, beyinde temporal lobun merkezinde konumlanmış çekirdekler grubudur ve 100’e yakın çekirdekten oluşmaktadır. Emosyonların denetimi amigdala tarafından gerçekleştirilir ve tüm memelilerde sağ amigdala sola göre %16 daha büyüktür. Bu da, sağ hemisferin emosyonlara sola göre daha duyarlı oluşunu açıklayabilir. Amigdala çekirdeği bünyesinde koku, tat, dokunma ve görsel uyaranlara yanıt veren spesifik hücre grupları vardır fakat görsel uyaranlara yanıt veren hücre sayısı daha fazla miktardadır. Erkek amigdalasının, dişi amigdalasından %20 büyük olduğu da bilinmektedir. Görsel cinsel uyaranlara karşı erkek amigdalası, özellikle de sağ amigdala çok hızlı aktive olurken dişilerde daha yavaş olmak üzere sol amigdala aktive olmaktadır. Bu bilgi erkeklerde röntgencilik ve pornografinin daha yaygın görülmesini ve kadınların görsel cinsel uyaranlar karşısında erkekler kadar hızlı uyarılmıyor oluşunu açıklayabilir. Tüm merkezi sinir sistemi (MSS) içinde erkek amigdalası, vizüel cinsel uyaranlara karşı ilk aktive olan ve en çok aktive olan yapıdır, buna karşın cinsel birleşme ve ejakülasyon sonrası tüm MSS’de aktivasyonu ilk sonlanan yapı da erkek amigdalasıdır. Dişilerde ise cinsel birleşme sonrası amigdala aktivasyonu diğer MSS yapıları ile birlikte sonlanır. Bu da erkeklerin cinsel birleşme sonrasında kadınlara göre daha az partnerine sarılıp yatma ve daha az partnerine dokunmaya devam etme eğiliminde olduklarını açıklayabilir.

Söz konusu aşk olunca ortaya atılan milyonlarca teoriden söz etmek mümkün. Elde edilen bilimsel verilere yenilerini ekleyerek aşkın doğasına ışık tutabilir ve bu konudaki bilgi kirliliğinden arınma şansına sahip olabiliriz. Bu belki de ilişkilerdeki algılarımızı, partnerlerimizin davranışlarını ve ne istediğini, daha da önemlisi kendi isteklerimizi ve isteklerimizin kökenini anlamamıza; bu doğrultuda olaylara yön verme konusunda daha fazla irade sahibi olmamıza olanak tanıyarak aşk ilişkilerine daha fazla “farkındalık” katmayı sağlayabilir.

  • May R. Aşk ve İrade. İstanbul, Okuyanus, 2008. 
  • Kernberg OF. Love relations normality and pathology. New Haven & London, Yale University Press, 1995. 
  • Tufan A.E., Yaluğ İ. Psikiyatride Güncel Yaklaşımlar Current Approaches in Psychiatry 2010; 2(4):443–456) 
  • Saraçlı Ö., Atasoy N., Karaahmet E. Psikiyatride Güncel Yaklaşımlar Current Approaches in Psychiatry 2012;4(4);414-427 
  • Sungur M.Z. Sen Ben ve Aramızdaki Herşey. Goa Yayınları. 2009 
  • Waxman S.G. Korrelatif Nöroanatomi. Çev. Ed. Yıldırım M. Nobel Tıp Kitabevleri. 2002

 

Yazar: Melis Demircioglu

http://norobilim.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/google_48.png http://norobilim.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/facebook_48.png http://norobilim.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/twitter_48.png

Hipnoz ve Nörobilim

Hipnoz yüzlerce yıldır klinik açıdan kullanılmaktadır. Hipnozun subjektif bir deneyim olarak nitelendirilmesi bir araştırma aracı olarak değerlendirilmesini güçleştirmektedir ve bu nedenle de hipnoz günümüze kadar olan süreçte pek çok tartışmanın konusu olmuş durumdadır.

Hipnozun bu denli tartışma konusu olmasına sebep olan durum çoğunlukla “trans” olarak nitelendirilen özel ve “gizemli” bir bilinç halidir ve bu gizem, hipnozun bilimsel kullanımının önüne büyük bir engel koymuştur.

Hipnoz kavramına ilişkin yapılmış pek çok farklı tanım bulunmaktadır ancak Amerikan Tıp Birliği hipnozu “bilincin kritikal faktörünün baypas edilmesi ve bilinçaltında kabul edilebilir selektif bir düşüncenin kabul edilmesi hali” olarak tanımlamaktadır. Bu tanım oldukça karışık görünmekte ancak özetle, hipnozun telkinin kabul edilmesi hali olduğundan bahsetmektedir.

Bununla birlikte, hipnoz ve hipnoterapi aynı şey değildirler ve ayırd edilmeleri gerekmektedir.

Hipnoz yüzyıllardır bilim için anlaşılması güç bir kavram olarak kalmıştır fakat günümüz teknolojisi ışığında, gelişmiş beyin görüntüleme teknikleri sayesinde hipnozun anatomik ve fonksiyonel doğası aydınlatılabilir.

Bu yazıda, modern nörobilimsel uygulamalar tabanında yapılmış araştırmalar ve güncel verilerle hipnoz ve bilişsel nörobilim arasında bir köprü kurmaya çalışacağız.

HİPNOZUN TARİHİNE KISA BİR BAKIŞ

Hipnoz, bilhassa kendisinin 18. yüzyıl teorisi doğrultusunda evrendeki tüm nesnelerin manyetik özellikler gösteren, sıvımsı bir madde ile dolu ve bağlı olduklarını iddia eden Franz Anton Mesmer tarafından gizemler alemine itilmiştir.  Mesmer hastasının manyetik sıvısını uygun dengeye getirmek için kendi “manyetik etkisini”  uygularken dik bakışlarına eşlik eden dramatik el hareketlerini kullanmıştır. Fakat Fransa tarafından atanan Benjamin Franklin heyeti Mesmer’in canlısal manyetizma teorisini 1784’de sertçe eleştirmiş, azarlamış olmasına rağmen, kuramcıları ve şüphecileri arasındaki çekişme sürmüştür.  Sağlık kurumunda, Jean-Martin Charcot ve sonrasında öğrencisi Pierre Janet hipnozun histeriye bağlı olduğunu ve olayın farklı aşamalarını bir patoloji kavramı dahilinde tanımladığına inanıyorlardı. Hipnozun tarihindeki önemli noktalardan biri 1880 yılında, Josef Breuer ve genç Freud “histerik” bir hastayı kendiliğinden tetiklenen bir hipnoid bir trans haliyle tedavi ettiklerinde geldi. Tedavi etkiliydi, ve bu iki kişi de Histeri üzerine çalışmalarını yazmışlardır.  Freud daha sonradan hipnoz üzerindeki çalışmalarından vazgeçti ve serbest çağrışım üzerinden rahatlama odaklanması üzerine devam etti.  Şimdi, 121 yıl sonra, tek hastalı vaka çalışmalarında beyin görüntüleme kullanılmasıyla doğan veriler, hipnoz ve histerinin prefrontal bölgelerle ilgili ortak nörofizyolojik mekanizmaları paylaştığını gösteriyor. Her ne kadar bu inandırıcı temel zayıfsa da, bu ortak anatomi konversiyon bozukluğunun semptomlarının tedavisinin hipnoz ile aydınlatılabileceğini iddia eder. Ortak yanlış teoriler hipnozu mistisizm (gizemcilik), otonomi kaybı ve zihin kontrolü ile ilişkilendirmeye devam eder. Çizgi filmlerde ve filmlerde genellikle tasvir edildiği gibi, bir çok kişi yanlış bir şekilde hipnozun öz iradenin kaybolmasına izin veren ve hipnozu uygulayana tam bir teslimiyeti içeren bir uyku türü olduğuna inanır. Hipnoz terimi aslında olayı uykuyla (ve ölümle) ilişkilendiren bir yanlış adlandırma örneğidir. Yunan mitolojisindeki uyku ve rüya tanrısı Hypnos’un (aynı zamanda ölüm tanrısı Thanatos’un kardeşi) ismi, bu durumun tanımlanmasında insanları yanlış yönlendirici bir şekilde kullanılmıştır. Halbuki abartılmış iddialar ve bariz gösterimler sürmekte ve sahne hipnozcuları halkı cezbetmeye devam etmekteler ve önde gelen tıbbi ve bilimsel yayınlarda senede hipnoz üzerine yaklaşık 150 makale yer almaktadır. Dahası Amerikan Tıp Derneği ve diğer tıbbi dernekler hipnozu tıbbi tedavinin geçerli bir yardımcısı olarak resmen tanımaktalardır. Buna rağmen bazı ülkeler (Örn. İsrail) hipnoz uygulayacak kişilerin resmi eğitim almış olmalarını ve bir denetleyici kurul tarafından lisanslı olmasını şart koşar, birçok ülke ise (Örn. ABD) bu konuda yasal bir talepte bulunmamaktadır. Ülkemizde de bu konuda kesin bir hüküm bulunmamaktadır ve çoğunlukla psikoterapi aracı olarak kullanılan hipnozu kimlerin uygulayabileceği hakkındaki belirsizliğe, hala ruh sağlığı yasasının olmayışının katkısı büyüktür. Hipnozu kullanan profesyonel “hipnotik operatör” dür, deneğin hipnotik kapasitesini belirler, sonrasında deneğe meditasyon durumuna geçmeyi öğretir,  ve denek istekliyse hayal gücünü canlandırır, uyarır.  Hipnozun en ilgi çekici özelliklerinden biri, davranış üzerinde iradeden doğan kontrolde gözlenen değişimdir. Yüksek derecede hipnoz edilebilir bireylerde irade dışı olduğunu belirttikleri hareketler ve/veya operatör tarafından istenen basit motor hareketleri bile gerçekleştirememe  durumları gözlenebilir.  Tarihsel olarak bu olaylar görünen değer olarak alınmış, hipnotik davranışların istem dışı oldukları varsayılmıştır. İlerleyen yıllarda ise, önerilen davranışın iradi durumu ateşli bir tartışmanın kaynağı olmuştur. Terapistler çocuklar veya benzer şekilde yetişkinlerde de katılımcıların kendisini konuya kaptırmış göründüğü veya çok dikkatli dinleme halinde oldukları durumlarda hipnoz (veya hipnoz benzeri çalışma) uygulayabilirler.  Gerçekten de hipnozu bazen günlük yaşamımızda da karşılaştığımız dikkatin odaklanmasını isteyen yalın fiziksel veya zihinsel sükunet hallerinden  ayırmak çok güçtür. Örneğin, sporcular en iyi şekilde odaklanmış performanslarını gösterdiklerinde  “orada olmak” diye bir tanımlama yaparlar. Gerçekten de, hipnoz ve dikkatli oyun, dua, çalışma veya derin düşünce halleri arasında bir akrabalık vardır. Rahatlama çalışması, meditasyon ve tipik hipnotik indüksiyon arasındaki çarpıcı benzerlik kolayca farkedilir. Fakat hipnoz imgelem ve rahatlama çalışması ile aynı şey değildir, çünkü önerinin imgelem için gereksinimleri olacaktır, fakat genellikle olmasa da hipnoz rahatlama olmadan da sağlanabilir.

HİPNOZ BENZERİ DURUMLARI ÖLÇMEK

Canlı beyni görüntüleme teknikleri hipnoz çalışmalarına yeni alanlar açmıştır. Birkaç çalışma ise kavrama olayında imgelemin görevini araştırmıştır ve meditasyon esnasında beyin faaliyetlerini görüntülemiştir, ve sinirsel aktivite desenlerinin bu durumu desteklediği doğrulanmıştır. Normal bilince sahip bir dinlenme halinin pozitron yayımlı tomografide (PET) meditasyon ile kıyaslanması sonucunda özellikle prefrontal bölgelerde farklı faaliyetler gözlenmiştir (örn, dorsolateral, orbitofrontal ve anterior cingulate girus), ve ayrıca yönetsel dikkatle de ilgili olduğu düşünülen (örn. Sol parietal ve alt parietal lob, striatal ve talamik bölgeler, ve serebellar yarıküreler ve vermis) bölgelerde de farklı aktivite gözlenmiştir. Yetersiz referanslara dayanmasına rağmen, hipnoz uygulayan klinisyenler, bir kişinin hipnoz halinde bulunduğu durumda, genelde bilinen farkındalık durumlarında oluşmayacak, algı ve dikkatle ilgili daha farklı değişimler olacağını söylemekteler. Tepki veren bir denekteki hipnotik algısal değişime genelde beyin aktivitelerindeki değişimler eşlik eder. Güncel veriler hipnoz halinin belirli sinirsel bağlarla ilgili olduğunu ve bir rol yapma oyunundan veya sosyal uyumdan daha fazlası olduğu iddiasını destekler. Bir çalışma, denekler halüsinasyon görüyorken veya gerçekten işitsel bir uyaranı duyuyorlarken sağ anterior singülat korteksteki aktivitenin kıyaslanabilecek seviyede olduğunu göstermiştir, fakat denekler bir ses duyduklarını hayal ettiklerinde anterior singülat aktivitelerinde bariz bir düşüş yaşanmıştır. Başka bir çalışma renk algısı gibi hipnozun alt seviye beyin işlemlerini etkilediğini göstermiştir. Hipnoz durumundaki hastalar siyah-beyaz fotoğraflardaki renkleri görebilmektedirler ve telkin üzerine renkli bir görüntüye baktıklarında sadece gri tonlarını algılayabilmektedirler. Bu yüksek derecede tepki verebilen hipnoz uygulanmış deneklerin sübjektif tecrübesindeki değişimler, algısal değişimleri gerçeğe uygun nitelikte beyin fonksiyonlarındaki değişimin pozitron emisyon tomografi kullanılarak ölçülmesiyle ilişkilendirilmiştir.  Bir takım iyi psikometrik özelliğe sahip standartlaştırılmış ölçüm sistemleri, hipnotize edilebilirliği güvenilir bir şekilde değerlendirmek için mevcuttur. Örneğin, çocuk ve ergenlerde kullanmak için iki varyasyonu da geliştirilmiş olan Stanford Hipnotik Duyarlılık ölçekleri, uzun aralıklardan sonra mükemmel test-tekrar test güvenilirliği sağlarlar. Hipnotik duyarlılık, tepkisellik, önerilebilirlik ve derinlik kavramları incelikli nüanslar barındırsalar da, genelde normal şartlar altında bir deneğin hipnotik önermelere karşı ölçülebilir tepkilerini anlatmak için kullanılırlar. İnsanları belirli bir ölçeğe göre performansları doğrultusunda düşük veya yüksek hipnotize edilebilirler diye ayırmak genel bir durumdur. Fakat bazı araştırmacılar hipnotik önerilebilirliği geliştirecek programlar kullanarak hipnotik duyarlılığı arttırmaya çalışmışlardır. Genelde kendini kandırma öğelerini içeren bu teknikler, çoğunlukla klinik tesislerde hipnoterapiyi daha geniş bir hasta grubuna mevcut kılmak için yapılır. Post hipnotik önerme ise, deneğin hipnoz seansı esnasında kendisine verilen bir önermenin gerçekleştirilmesi (örn, sandalye değiştirme, yükselme, gerinme veya bir gerçeği unutma) seans bitiminden sonra hasta tarafından hatırlanmaması durumunda hipnoz seansı sonlandırıldıktan sonra gerçekleştirilen bir durumu açıklar. Post hipnotik önerme genellikle öncelikle belirlenen bir sinyalle çağrılır ve yüksek tepkili bireylerde etkili olabilir. Hilgard hipnotize edilebilirlik üzerine  19 ve 20. Yüzyıllarda tanımlanan, bazı iyi tanınan ölçekleri karşılaştırmıştır. Mevcut  modern ölçeklerden Stanford Hipnotik Duyarlılık testi: Form C dikkat çeker, çünkü deneğin hipnotik algı ve hafıza distorsiyonları yaşama kabiliyetini tamamen tanımlayacak öğeler içerir ve hipnotize edilebilirliğin daha iyi bir ayrımını yapmaya olanak sağlar. Uygulaması yaklaşık 75 dakika süren Stanford ölçekleri, üstün psikometrik karakteristikleri sayesinde etkili olmuşlardır.  Bu ölçekler öncelikli olarak akademik araştırmalar için (deneysel katılım için bir seçime de olanak tanırlar) tasarlanmış oldukları için, birçok pratisyen klinik çevre kısıtları sebebiyle daha kısa klinik ölçeklere (örn, Stanfor Hipnoz Kliniği Ölçeği, Stanford Hipnotik Yetenek için Profil Ölçeği, veya Hipnotik İndüksiyon Profili) yönelmişlerdir.

İşlevsel beyin taramalarının tanıtımı hipnozu incelemek ve hipnoz halinde olmayan bir duruma karşı ölçülen deneysel bir durum olarak kullanmak için yeni araştırma olanakları sağlıyor. Giderek daha ileri karmaşıklıktaki görüntüleme sistemleri (örn, işlevsel manyetik rezonans görüntüleme, pozitron emisyon tomografisi ve optik görüntüleme), beyin karmaşık idrak isteyen görevleri gerçekleştirirken  (örn, dikkat isteyen işler, dil, veya algılama) sinirsel bölgelerdeki hareketlerin incelenmesini mümkün kılmıştır. Literatür incelendiğinde ise küçük bir kısım nöro görüntüleme çalışmasının hipnoz altındaki denekleri incelediği görülür. Bu çalışmalar genellikle hipnoz durumuyla alakalı, idrakla ilgili çoklu işlemlerin altında yatan spesifik bir hemodinamik deseni yakalamaya çalışır. Geleneksel olarak hipnoz, akut ve kronik ağrıya karşı en etkili davranışsal müdahalelerden biri olarak düşünülür. Hipnotik analjezi, her ne kadar bu çabanın bilinçten ayrılması gerekliyse de,  engelleyici çaba gerektiren bir aktif süreç olarak kabul edilir.  Görüntüleme teknolojisi bu araştırma çizgisini geliştirmiştir.  Bu çalışmalar duyu ve algı ile ilgili alanlarda (örn, primer somatosensöri korteks, talamus ve insula) ve sensorimotor entegrasyon acı sistemlerinde (örn, destekleyici motor korteks) farkedilir sinyal değişimleri rapor etmişlerdir. Fakat acı kontrolü, hipnozun zengin içeriği göz önüne alındığında, araştırmanın dar bir alanını temsil eder. Her ne kadar acı ve dikkatin benzer beyin bölgelerini (örn, frontal ve anterior singülat kortisler)  etkinleştirdiği ve hipnozun güçlü bir dikkatsel manipülasyon olduğu gösterilmişse de, bilişsel nörobilim literatüründeki mevcut bilgiler doğrultusunda,  önleme veya kolaylaştırma gibi basit dikkatle ilgili işlemler üzerindeki  etkileri üzerine odaklanan çok az sayıda çalışma vardır. Gerçekte, yeni pozitron emisyon tomografi verisi hipnozun serebral yapılarda uyarılma ve dikkat ile ilgili konulardaki etkinliği yumuşattığını, ayarladığını gösterir. Beyin kökündeki kan akışı rahatlama ile ters, ve emilim ile doğru orantılıdır. Buna göre, talamokortikal uyarılmanın ve dikkatsel ağların hipnoz önerisi içerisinde yürütülmesini önerir. Buna ek olarak, frontal lob aktivitesini ve nörotransmiter dopaminin dikkatle ilgili işlemedeki ve hipnozdaki rolünü  destekleyen araştırmayla uyumlu olarak, ölçülen hipnotize edilebilirlik ile dopaminerjik sistem (serebrospinal sıvıda dopaminin bir metaboliti olan homovanilik aside bakılarak ölçüldüğü üzere) arasında bir doğru orantı rapor edilmiştir. Bundan dolayı, hipnozu dikkatle ilgili ve genetik araştırmalara entegre edecek programlı bir plan, yapmaya değer görünmektedir.

HİPNOZ VE DİKKATLE İLGİLİ AĞLAR

19. Yüzyılın sonlarından beri, genel olarak özellikle dikkat ve seçici görsel dikkat önemli çalışma alanları olmuşlardır. Dikkatin beyin ile nasıl bir bağlantısı olduğu, üzerinde uzlaşılamayan, çekişmeli bir konu olarak kalmıştır. Güncel bilişsel deneyler dikkatin, ne beynin tek bir bölgesinin, ne de beynin tamamının bir mülkü olmadığını varsaymıştır. Dikkat, 3 veya daha fazla sayıda özelleşmiş ağı içeren bir anatomik bölgeler sistemi ile ilgili bir olay olarak görülebilir. Bu ağlar uyarma, yönlendirme ve yönetici kontrol fonksiyonlarını yürütür. Oysa  dikkatin farklı bölgeleri fikri sıklıkla tartışılsa da, beynin farklı bölgelerinin dikkatle ilgili farklı süreçleri yürüttüğü sadece 20. yaşına yaklaşmakta olan bilişsel nörobilimin bir alanı olan nöro görüntülemenin yardımı ile gösterilebilir.

Uyarılmış maymunlar üzerinde gerçekleştirilen farmakolojik çalışmalar, dikkatle ilgili her bir ağı farklı özel nöro modülatörlere bağlamıştır. Teyakkuz haline geçmenin orta beynin locus coeruleus’undan doğan, beynin norefinefral (norepinefrinal) sisteminin kortikal dağıtımını ilgilendirdiği; bazal ön beyinden doğan kolinerjik sistemlerin yönelmede önemli bir rol oynadığı; ve anterior singülat ve lateral frontal korteksin de ventral tegmental dopamin sisteminin hedef bölgeleri olduğu düşünülmüştür.

Ne yazık ki, günümüze kadar dikkatle ilgili sistemleri inceleyen çoğu bilim insanı hipnozu değişken bir manipülasyon olarak kullanmamışlardır. Bu isteksizlik, hipnozu sadece anekdotla ilgili araştırmalara değer bir klinik teknik olarak sınıflandıran yanlış görüşün ve bu düşsel durum ile ilgili olan negatif sosyal geçmişin bir sonucu olabilir. Bununla birlikte, dikkatle ilgili bu ayrı ağları ölçmek için de yeni başlamakta olan çabalar vardır. Eğer yapılabiliyorsa, dikkatle ilgili hangi ağların da hipnoz ve post hipnotik önerme ile düzenlenebileceğinin araştırması da oldukça heyecan verici bir konudur. Açıkça diyebiliriz ki, bu tür bilgilerin, biz beynin dikkat sisteminin yönetimsel, uyarı ile ilgili ve yönelim ile ilgili bileşenlerin ayrımını yapıp bağıntılarını yapabildikçe anatomik bölgelerin ayrımını yapabilmek için önemli klinik ve bilimsel faydaları olacaktır. Oysa hipnoz, bilişsel araştırma (örn, mental görüntüleme, hafıza ve algılama) alanına birçok  farklı çekici fırsat sunarak fonksiyonel sistemleri de incelemek için kullanılabilir. Hipnoz, dikkatle ilgili ve bilişsel işlemede sözlü uyarı yoluyla etkileyici bir etki yaratabilen, müdahaleci olmayan bir tekil tekniktir. Buna ilave olarak, yüksek derecede tepki verebilen bireyler hazırlıksız ve hızlı bir şekilde, ayrıntılı teknik hazırlıklar olmadan da uyarılabilirler. Deneklerin hipnoz seansı esnasındaki derinlik seviyeleri farklı olabildiği için, post hipnotik önerme ayrıca “daha temiz” bir deneysel manipülasyon için kullanılabilir. Örneğin, bir okuma deneyinde deneklerin uyarımının bir parçası olarak , her denemede  sadece ekranda görülen sembollerin dikey çizgilerini göz önüne almaları gibi özel bir komut içerilebilir. Bu aktif engelleme talimatı, deneklerin sözcükleri anlam önemine sahip sözcük formları olarak işlemelerini engellemek konusunda başarılı olabilir.  Literatürde bu tür manipülasyonların gerçekleştirilebileceği konusunda kanıt zaten mevcuttur. Fakat az sayıda örnek bu potansiyel önemli veriden faydalanır. Buna ek olarak, post hipnotik önermenin özel bir işaret (örn, işitsel veya görsel) ile tetiklenebileceği ve geri çekilebileceği için, ayrıca bir deneğin manipüle edilmiş veya doğal durumlarındaki etkileri de araştırılabilir. Ayrıca hipnoz gelişimsel nöro kavramayı araştırmak için de deneysel olarak uygundur. Pediatrik hipnoz ve hipnoterapi 200 yıldan uzun bir süredir çalışılmakta ve belgelendirilmektedir. Çoğu çocuk yüksek derecede hipnotize edilebilirdir ve hipnoz çocuklar üzerinde, yetişkinler üzerinde olduğundan daha kolay gerçekleştirilir.  Fakat çocuklardaki hipnozun yetişkinlerde oluşandan farklı bir olay olduğu yönünde bir kanıt yoktur. Sonuç olarak, hipnoz uygulayan pratisyenler ve bilişsel nörobilimciler uzmanlıklarını kullanarak, hipnozu kavramanın sinirsel temellerine indiren bir sonda gibi kullanarak bu konuda fayda sağlayabilirler. Böyle bir çaba sadece bizim bu olayları anlayışımızı arttırabilir.  Çok az sayıda yüksek mertebe manipülasyonlar hipnoz ve post hipnotik önerme kadar deneysel açıdan avantajlıdır. Oysa ki hipnozun klinik etkinliği belgelendirilmesine ve bilişsel nörobilim alanındaki son ilerlemelerin  ışığındaki dikkat, algı, hafıza, ve bilinç ile ilgili açık bağlarına rağmen, bu özel olayı idrak ile ilgili soruları aydınlatma yolunda kullanmak için çok az şey yapılmıştır. Nöro görüntüleme teknolojisi hipnozu sadece etkili bir kavramsal manipülasyon olarak değil, ayrıca gerilimi düşürme, anksiyeteyi hafifletme ve görüntüleme taramaları esnasında hareketi azaltma konusunda da meditasyona yönelik bir vasıta olarak önemli derecede cazip kılar. Ayrıca en son nöro görüntüleme verileri, corpus callosum un platformundaki değişimleri dikkatle ilgili ve engelleyici işlemeye  bağlayarak hipnotize edilebilirlik için potansiyel anatomik (morfolojik ve volümetrik) bir taban önerir. Hipnoz ayrıca, çoğu çocuğun hipnotik uyarıma çok yüksek tepki verebilmesi nedeniyle, gelişime yönelik çalışmalarda da özellikle kullanılabilirdir.

SONUÇ 

Sonuç olarak şunu söylemek mümkün ki, konu hipnoz olunca gizemini yitirmeyen birşeyler daima var, ancak son yıllarda elde edilmiş bilimsel veriler geleceğe yönelik yeni araştırma sorularının ve farklı deney tasarımlarının oluşturulması için ilham verici nitelikte ve ancak yapılacak yeni araştırmalar, hipozun doğasını ve insan bilincinin gizemlerini çözmemize izin verebilir.

 

Yazar: Melis Demircioglu

http://norobilim.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/google_48.png http://norobilim.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/facebook_48.png http://norobilim.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/twitter_48.png

Omega-3′ ün Multiple Skleroz Tedavisindeki Rolü

Multiple Skleroz (MS) oldukça yıkıcı bir tablo ile seyreden ve kimi durumlarda ölümcül de olabilen bir hastalıktır. Semptomlar genellikle 20-40 yaşları arasında gelişir ve kadınlarda erkeklere göre 2-3 kat daha fazla görülür. Her 700 Amerikalı’ dan birinin MS hastalığından muzdarip olduğu tahmin edilmektedir ve Türkiye’ de ise yaklaşık 40 bin MS hastası bulunmaktadır.

MS hastalığının en sık görülen belirtileri, bir tarafta veya bir veya birden çok ekstremitede kuvvetsizlik, uyuşukluk gibi kuvvet kaybı veya duyu bozukluğu, bir gözde ağrılı görme kaybı veya bulanık görme, çift görme, yürüyüş bozukluğu (yalpalayarak yürüme), konuşma bozukluğu, dengesizlik, idrar yapmada zorluk veya idrar kaçırma, cinsel fonksiyon bozuklukları ve yorgunluktur.

MS gizemli bir hastalıktır, her ne kadar son on yıldaki klinik radyolojik , immünolojik ve patolojik çalışmalardaki gelişmeler neticesinde hastalık daha iyi tanınmış olsa da etiyolojisine ilişkin yaklaşımlar hala kesinlik kazanmamıştır. MS hastalığına neden olduğu ileri sürülen en hakim inanç miyelin kılıf hasarına işaret etmektedir.

Miyelin kılıf sinir hücresinde (nöronlarda) bulunur ve nöronun çevresini bir yağ tabakası gibi sararak uyarıların daha hızlı bir biçimde iletilmesini sağlar. MS bu kılıfı yıkıma uğratır, parçalanan miyelinin yerini sert bir doku alır ve buna skleroz denir ve bu sklerozlar plaklar halinde oluşur. Bu sert plakların oluşması sonucu hücreler arasındaki uyarıların iletimi sırasında aksaklıklar oluşmaya başlar ve yukarıda belirtilerini sıraladığımız MS tablosu ile karşılaşılır.

Omega-3 ve Multipl Skleroz

Omega-3 yağ asitleri iki bileşik içerir, bunlar; eikosopentoenoik asit (EPA) ve dokosaheksaenoik asit (DHA) ’dir. Bu iki bileşik matriks metalloproteinaz-9 (MMP-9) olarak bilinen önemli kan proteinleri üzerine etki eder.
Matriks metalloproteinaz (MMP) ailesi, ekstrasellüler proteinazların önemli bir üyesidir. En önemli görevleri ekstrasellüler matriksin (ECM) yıkımıdır. Birçok fizyolojik ve patolojik olayda rol oynadıkları tespit edilmiştir. MMP-9 ise jelatin ve kollajen gibi temel membran komponentlerini sindirir.

Daha önce yapılmış çeşitli araştırmalarda MS hastalığı ile artmış MMP-9 düzeyleri arasında korelasyon olduğu sonucunu bildirilmiştir.
Omega-3’ ün MS hastalarındaki MMP-9 düzeyi üzerine etkisini araştıran bir çalışmada omega-3 yağ asitlerini içeren balık yağı tabletinin alımının, hastaların MMP-9 seviyelerinin düşmesini ve EPA ile DHA seviyelerinin yükselmesini sağladığı gösterilmiştir.
Bu çalışmada MS hastalarına günde 9.6 gram balık yağı verilmiş ve çalışma 10 MS hastası ile yürütülmüştür. Ayrıca sağlıklı deneklerin bağışıklık hücreleri de EPA ve DHA’nın MMP-9 üzerine etkisini karşılaştırabilmek amacıyla değerlendirilmiştir. Araştırma sonuçları MS hastalarının bağışıklık hücrelerinden salgılanan MMP-9 düzeylerinde %58 azalma olduğunu göstermiştir.
Bu sonuç balık yağı takviyelerinin alınmaya başlanmasından 3 ay sonra görülmüştür ve aynı zamanda yapılan ölçümler sonucunda kırmızı kan hücrelerinin membranındaki EPA ve DHA düzeylerinde belirgin bir artış gözlenmiştir.

Tüm bu sonuçlar göstermektedir ki Omega-3 yağ asitleri MS hastalarında immün modülatör olarak işlev görmektedir ve bu özelliği nedeniyle MS hastaları için büyük faydası olacaktır.

Kaynaklar:

Shinto L., Marracci G., Baldauf-Wagner S., Strehlow A., Yadav V., Stuber L., Bourdette D.
Omega-3 fatty acid supplementation decreases matrix metalloproteinase-9 production in relapsing-remitting multiple sclerosis (2009). Prostaglandins Leukotrienes and Essential Fatty Acids, 80 (2-3), pp. 131-136.

Sastre-Garriga J., Comabella M., Brieva L., Rovira A., Tintore M., Montalban X.
Decreased MMP-9 production in primary progressive multiple sclerosis patients
(2004). Multiple Sclerosis, 10 (4), pp. 376-380.

Yazar: Melis Demircioglu

http://norobilim.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/google_48.png http://norobilim.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/facebook_48.png http://norobilim.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/twitter_48.png
 

Please log in to vote

You need to log in to vote. If you already had an account, you may log in here

Alternatively, if you do not have an account yet you can create one here.