Category: Nöro-Evrim

Evrimin İzleri Yüzlerde Aranıyor

UCLA’da yüzler üzerinden evrimsel tahminlerde bulunmayı hedefleyen bir araştırma yapıldı. Orta ve Güney Amerika’dan 129 erişkin erkek primatın yüzlerinde yapılan çalışmada 24 milyon yıllık evrimin izleri arandı. Proceedings of the Royal Society B’de yayımlanan araştırmanın sonuçları hayli ilgi çekici.

UCLA araştırma ekibinden, ekoloji ve evrimsel biyoloji doçenti Michael Alfaro “Yeni Dünya primatlarına bakarsanız, yüzlerindeki zengin çeşitliliği fark edebilirsiniz. Açık kırmızı yüzler, bıyıklar, saçlar görüyoruz. Yüzlerin nasıl değiştiğine ve yüz özelliklerinin evriminde hangi faktörlerin etkili olduğuna dair cevaplanmamış birçok soru mevcut.” ifadeleriyle yüzlerin evrimin izlerini günümüze taşıyan önemli belgeler olduğunun altını çizdi.

Araştırmada bazı primat türleri yalnız olarak çalışılırken, bazı türlerse yaşadıkları geniş gruplar ile değerlendirildi. Araştırmacılar yüzleri 14 farklı bölgeye böldüler; deri ve saçları içine alacak şekilde her bölgenin rengini ayrı olarak kodladılar ve her birine bir “yüz karmaşıklığı” puanı verdiler. Ekip bu yöntemle primat yüzlerinin karmaşıklığının zaman içinde nasıl değiştiğini ve primatların sosyal sistemlerini inceleme fırsatı elde etti. Yüz renklerinin fiziksel ortamla ilişkisini belirlemek için çevresel değişkenleri analiz eden bilim adamları primatların güneşe ne ölçüde maruz kaldıklarını yaşam alanların enlem ve boylamsal değerlendirilmesiyle hesapladı. Aynı zamanda primat gruplarının evrimsel tarihini analiz etmek için istatistiksel yöntemler kullanan araştırma ekibi türlerin birbirlerinden farklılaşmasıyla ilgili veriler elde etti.

UCLA’da ekoloji ve evrimsel biyoloji araştırmacısı Sharlene Santana, daha geniş gruplarda yaşayan türlerin yüzlerinin daha az karmaşık olduğu yönünde güçlü bulgular elde ettiklerini açıklarken “Bu durumun primatların iletişimde yüz ifadelerini kullanım yeteneğiyle ilişkili olabileceğini düşünüyoruz. Daha sade bir yüz görünümü primatın ifadeleri daha kolay iletmesine olanak tanıyor. İnsanlar tamamen çıplak ve yalın suratlara sahipler. Bu yüz ifadelerindeki ufak değişikliklerin bile fark edilebilir olmasına yardımcı bir özellik. Yüzümüzün birçok renk taşıdığını düşündüğümüzde ifadelerin fazlaca maskelenebileceğini tahmin edebiliriz.” ifadelerine yer verdi.

Araştırmacılar geniş gruplarda yaşayan bireylerin daha basit yüz özellikleri göstermesini şaşırtıcı bir bulgu olarak değerlendirdiler. Santana, araştırmaya başlamadan önce bunun tam tersi bir veriyle karşılaşmayı beklediklerini belirtirken “Daha geniş gruplarda bireylerin daha karmaşık surat yapıları göstereceğini ve yüz yapısındaki karmaşıklığın artması sayesinde bireylerin grup içindeki tanınabilirliklerinin artacağını düşünmek bizlere daha mantıklı gelmişti. Ne var ki, bulgularımızın bu düşünce ile hiç de örtüşmediğini fark ettik. Büyük gruplar halinde yaşayan türler küçük gruplardakilere oranla hem birbirlerine daha yakın yaşamakta hem de iletişimde yüz ifadelerini daha fazla kullanmaktalar. Grup içi yakınlığın artması da yüz ifadelerinin iletişim için kullanımı yönünde önemli bir itici güç doğurmakta.” diyerek paradigmalarındaki değişimi açıkladı.

Evrim biyologları aynı zamanda, birbiriyle yakından ilişkili, daha fazla türle aynı çevrede yaşayan primatların, kendi grup büyüklükleri ne olursa olsun, yüzlerinin daha kompleks olduğunu fark ettiler. Bu bulgu aynı habitattaki benzer türler ile melezleşmenin engellenmesi yolunda bireylerin kendi gruplarının diğer üyelerini tanımalarında kolaylık sağlayacak nitelikteydi. Yine türlerin yaşadıkları bölgeler ile yüz paternlerindeki farklılıkların paralel seyrettiği yönünde veriler elde edilen çalışmada ekvator yakınında yaşayan türlerin daha koyu deri rengine sahip oldukları ve gözlerinin çevresinde daha koyu renk tüyler barındıkları gözlendi. Yine araştırmada, nemli alanlar ve yoğun ormanlık bölgelerde yaşayan türlerde burun ve ağız çevresinin daha koyu renk aldığı, ekvatordan uzak soğuk iklim bölgelerinde yaşayan türlerde ise yüz tüylerinin daha uzun olduğu belirtildi.

Alfaro “Daha önce yüzün şekillenmesinde rol alan evrimsel etkenler üzerine geliştirilmiş iyi fikirler bulunmamaktaydı. Bulgularımız yüzün farklılaşmasını anlama yolunda güzel bir çıkış noktası olduğunu düşünüyoruz.” ifadesiyle araştırmanın bu alanda bir ilk teşkil ettiğini vurguladı. Ekibin bundan sonraki denemeleri yüz-tanıma üzerine geliştirilmiş bir bilgisayar yazılımı kullanarak deneylerini devam ettirmek olacak. Yine ekip, primatların yanında büyük kediler ve diğer karnivorları da araştırmalarına katmayı planlıyorlar.

Beyinde farklı merkezlerde kodlanması ve kendine özel bağlantılar ile işlenmesi yüzü nörobilim alanında dikkat çekici bir noktaya taşıyor. Yüzün işlenmesindeki kognitif süreçlerin yanında evrimsel biyolojide yüzün değerlendirilmesi bilim insanlarına yepyeni bir çalışma alanı daha sunacak gibi görünüyor.

http://norobilim.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/google_48.png http://norobilim.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/facebook_48.png http://norobilim.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/twitter_48.png

Neokorteksin Evrimi

Çoğumuz davranışların kökenine yakından ilgi duyarız. Tüm davranışlarımız ve sahip olduğumuz yetenekler beynimizin kontrolü altındadır. Bunun bilincinde olmak, davranış kalıplarını hangi mekanizmaların doğurduğunu merak etmemize sebep olur. Özellikle insan beyninin kompleks yapısı onu anlamamızı zorlaştırır. Bu durum nörobilimi öncelikle daha basit beyinleri anlamaya ve onlardan elde edilen veriler üzerinde insan beyninin detaylarına ulaşmaya sevk eder. Daha basit beyinlerin varlığı ise bizi hep şu soruyu sormaya iter: Bazı beyinler daha basitse, insan beyni nasıl bu denli kompleks olabildi?

Bu sorunun cevabı neokorteksin evrimsel gelişiminde yatmaktadır. Neokorteks kelime anlamında “yeni” yi barındırsa da aslında o kadar da yeni değildir. Sürüngenlerin tek katmanlı dorsal korteksinin dramatik bir şekilde farklılaşarak altı katmanlı kalın bir hücresel tabakaya dönüşmesi memeli beyninin fonksiyonel üstünlüğünü evrim tarihine müjdelemiştir. Aslında beynin evrimi diye bahsedilen şey çoğu zaman, genel anlamıyla neokorteksin evrimi anlamına gelmektedir. Beynin evrimsel gelişimi modern insana gelinceye kadar çoğu memelinin benzersiz adaptasyon yetenekleri ve davranış modelleri geliştirmesinde kendini göstermiştir. Yarasaların ekolokasyon yeteneği, erken memelilerde gelişmiş yiyecek toplama davranışları sürekli gelişmekte olan sinir sisteminin evrimsel kazanımlarından bazılarıdır.

Evrimsel verilere ulaşırken ilk başvurulan kaynaklar fosil kayıtlarıdır. Örneğin atların beş parmaktan tek parmağa indirgenmiş ayak yapılarının evrimsel kanıtları fosil kayıtlarında mevcuttur. Fosil kayıtlarının en büyük dezavantajı kemik yapılar günümüze kadar korunarak gelebilirken beyin ve iç organlar gibi yumuşak dokuların korunamamasıdır. Bu noktada beynin evrimini anlamada bize yardımcı olan kafatasıdır. Kafatası yapısı ve iç hacminin incelenmesi beynin büyüklüğünü tahmin etmemize olanak sağlar. Bunun ötesinde, beynin iç organizasyonu ile ilgili bilgiyi fosil kayıtlarından elde etme şansımız bulunmamaktadır.

Beyin fonksiyonel olarak subkortikal çekirdek ve kortikal alanlar şeklinde iki kısıma ayrılır. Erken araştırmalar beynin üst üste yeni parçaların eklenmesi ile bugünkü kompleks yapısına ulaştığını söylemekteydi. Günümüzde yaşayan birçok memeli türünün karşılaştırmalı beyin incelemeleri evrimsel gelişim sürecinde beynin üzerine sürekli biraz daha eklenerek bugüne geldiği yönünde kanaat oluşturmaktadır. Bu düşünce ile şöyle bir seri oluşturulabilir: Görece basit ve ufak beyin yapısı ile bir kirpi, ilkel bir primat olarak değerlendirilebilecek bir sincap, bir maymun ve insan.
Bu örnek memeli serisini aldığınızda beyin hacimleri ve karmaşık yapılarında kademeli bir geçiş olduğunu kolayca görebilirsiniz. Ancak bu yaklaşım bize bu canlıların atalarının beyin kondisyonları ve evrimsel gelişimin basamakları hakkında yeterli bilgiyi sunmaz.

Erken memelilerin beyinleriyle ilgili çok fazla şey söyleyemiyoruz. Fosil kayıtlarından anladığımız kadarıyla çoğunun beyin hacimlerinin vücutlarına oranı, günümüz memelilerinden daha küçüktü. Nedeni kesin bilinmese de, beyin hacmi vücut hacmini takip etme eğilimindedir. Bu bilgi, belli bir vücut büyüklüğündeki memelinin beyin hacminin tahminini ve gelişiminin anlaşılmasını daha kolay hale getirmektedir. Erken memelilerin bugün yaşayanlarla kıyaslandığında daha küçük beyinleri ve neokorteksleri vardı.

Günümüzde de hala beyin/vücut hacmi oranı düşük türler bulunmaktadır (tenrekler gibi). Bu hayvanların neokortekslerinin sadece birkaç kortikal alan içerdiği bilinmektedir. Bu alanların çoğu motor ve duysal alanlardır. Primer vizüel alan (V1) topografik olarak gözlerin reseptörlerini, primer somatosensoriyel alan (S1) vücuda ait reseptörleri, primer işitsel alan (A1) ses frekanslarını, primer motor alanın (M1) elektriksel uyarımı ise hareketin oluşumunu temsil eder. Yine bu beyin yapısında ikincil bir somatosensoriyel alan (S2) ve bir ya da iki oditorik, vizüel alanın daha var olması beklenebilir. Neokorteks genel olarak sadece 10-15 fonksiyonel olarak farklılaşmış alanı içerir. Sonuç olarak erken memelilerin daha ufak beyinleri ve az sayıda kortikal alan içeren daha ufak bir neokorteksleri olduğunu söyleyebiliriz.

Primatları ele aldığımızda, erken memelilerden daha büyük bir neokortekse ve birçok görsel alanı kaplayacak şekilde genişlemiş bir temporal loba sahip olduklarını görebiliriz. Yine fosil kayıtları binoküler ve stereoskopik görmenin önem kazandığını erken primatların orbital konverjans ile karakterize olduklarını gösterir. Bu değişim onların ağaçlarda yaşayan predator ve nokturnal canlılar olma özelliklerini destekler niteliktedir. Beyinleri erken memelilere oranla daha büyük olan erken primatların beyin hacmi ve şekli olarak bugünkü lemurlar ile benzerlikler gösterdiği bilinmektedir.

İnsan Beyni

İnsanda temporal lobun büyük bir kısmı ve sol serebral hemisferin frontal lobunun bölümleri dil, sağ hemisferin parietal lobunun bölümleri ise mekansal muhakeme ve ilgili fonksiyonlar üzerine uzmanlaşmıştır. Ventral temporal lob sosyal yönümüzün gelişmişliğini destekler biçimde bireylerin yüzlerini tanıma konusunda özelleşmiştir. İnsan frontal lobunda yine bireylerin niyetleri ve eylemlerinin sonuçlarını değerlendirmemize yardımcı olacak fonksiyonel alanlar mevcuttur. Motor rehberlik ve planlama sistemleri, alet kullanımına dayalı motor beceriler ve sezgisel duyuların bir arada yürütülmesine olanak tanımaktadır. Beyin sistemlerinin iki hemisferde farklı gelişmesi neticesinde insan beyni asimetrik yapıdadır. Büyük maymunların ve insansı atalarımızın beyinlerinde de asimetrik organizasyon olduğu düşünüldüğünde serebral hemisferlerinin farklılaşarak özelleşmesinin uzun bir evrimsel sürecin yansımaları olduğunu anlayabiliyoruz.

İnsan beyninin nasıl organize olduğu hakkında bazı varsayımlar yapabiliriz. Çünkü beynimizin evrimsel süreçte çok fazla büyüdüğünü biliyoruz. Daha büyük beyin basitçe daha fazla nöron ve daha büyük iletişim problemleri anlamına gelmektedir. Çünkü nöron sayısı arttıkça ve aralarındaki mesafe uzaklaştıkça iletişim için verilerin daha uzun yollar kat etmesi gerekliliği ortaya çıkar. Kısa süre içinde verinin daha uzak alanlara gönderilmesi aksonların daha kalın olmasını gerektirir. Böylece beyin ne kadar büyükse bağlantıları için de o kadar çok alan gereklidir. İnsan beyninin iki hemisferinin fonksiyonel olarak farklı şekilde uzmanlaşmış olması hemisferler arası uzun bağlantılara olan ihtiyacı azaltmıştır. Elliden fazla özelleşmiş alanın varlığı insan beyninin daha modüler olduğunun bir göstergesi olarak kabul edilebilir. Bugün insan neokorteksinde 150 kadar alanın tanımlanabildiğini söyleyebiliriz.

Özetlemek gerekirse, insan beyninin evrimi, beyin hacmindeki büyüme, özellikle de neokorteks ve fonksiyonel alanların sayısındaki artış ile karakterizedir. Ek işlem adımlarını üstlenen çok sayıda alan ve bu alanların yeni işlevlerde özelleşmesi, beyin fonksiyonlarının insanda bu denli gelişmiş olmasını sağlamıştır. Düşünülebilir ki, hacimsel büyüme ve karmaşık organizasyon bugün nörobilimin zorluklarını ama bir o kadar da heyecan verici dünyasını oluşturan tarihi bir sürecin imzasıdır.

http://norobilim.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/google_48.png http://norobilim.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/facebook_48.png http://norobilim.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/twitter_48.png

Müziğin İnsan Doğasındaki Evrimsel Rolü

Müziğin insanlar üzerinde eşsiz bir duygulanım yaratma ve etkileme gücü vardır. Farkında olalım ya da olmayalım müzik günlük yaşantımızın birçok alanında bu gücünü üzerimizde kullanmaktadır. Konfüçyüs’ün de dediği gibi “müzik, insan doğasına onsuz yapamayacağı bir haz verir”. Kendi doğamıza bu kadar derinlemesine işlemiş olan müziğin evrimsel kökenlerinde neler yatmaktadır? Müziği ne için ve hangi amaçlarla kullanmaktaydık? Bu alanda nörobilimsel çalışmalar özellikle 1991 yılında “Biyomüzikoloji” bilim dalının geliştirilmesi ve müziğe böylece biyolojik bir açıdan bakılmaya başlanmasıyla önem kazanmıştır. Biyomüzikoloji hızla “nörobiyomüzikoloji”, “evrimsel müzikoloji”, “karşılaştırmalı müzikoloji” gibi çeşitli bilim dallarına da ayrılarak çalışma alanını iyiden iyiye genişletmiştir. Müziğin nörobiyolojik temellerinin anlaşılabilmesi için öncelikle insan doğasının nörobiyolojik temellerinin anlaşılması gerekmektedir.

İnsan doğası, insanın tüm yetilerine işaret eden ve kendi iç dünyamızda sürekli olarak tartıştığımız bir kavramdır. Ben kimim? Neyim? Neden buradayım? gibi soruların yanıtlarını aradığımızda aslında kendi doğamızla ilgili de sorular sormuş olmaktayız. Canlılar dünyasında en çekici özelliğimiz beynimizi kullanarak çok farklı davranışlar sergileyebilmemiz, birbirimizle iletişim kurmak için seçtiğimiz yolların çeşitliliği ve yaşamı farklı şekillerde anlamlandırıp, yaşayabilmemizdir. İnsan doğası aslında insana özgü, diğer canlılarda olmayan özelliklerimize işaret etmektedir. Konuşma, yazı yazma, teknoloji geliştirme, çok çeşitli aletler geliştirme ve kullanma, çevreyi kendi isteklerimize göre tasarlama, kendi duygularımızı baskılama, müzik, resim, dans etmek gibi birçok sanatsal faaliyet geliştirmek gibi büyük oranda beynimizi kullanarak ortaya çıkardığımız yığınla faaliyetin sonucu olarak diğer canlılardan bu bakımdan farklılıklar sergilemekteyiz. Peki ya bu farklılıkları nasıl oluyor da yaratıyoruz?

Eski çağlardan bu yana insan doğasının temellerinin açıklanması üzerine çok çeşitli öngörülerde bulunulmuştur. Düşüncelerimizi aktarabilme yetimiz ve davranışlarımızı çeşitlendirme özelliğimiz, insan canlısının o zamanlar için kapalı kutusu olarak bilinen beynimize ilgiyi, günümüzde olduğu kadar arttırmıştır. İnsan doğasının bileşenleri 1500’lü yıllarda mundus sensibilis, mundus imaginabilis ve mundus intellectualis olarak 3 ana bileşene ayrılmıştır. Mundus sensibilis yani hissettiğimiz, hissedebildiğimiz dünya olarak isimlendirilen bileşende, görme, işitme, duyma, tat alma ve dokunma gibi bizim ana 5 duyumuzu oluşturan yapılar ve uyaranlar yer almaktadır. Mundus imaginabilis ise algı dünyamızı temsil etmektedir. Yani 5 duyumuz sayesinde çevre dünyadan elde ettiğimiz bilgilerin algılanması olgusudur. Mundus intellectualis ise entelektüel dünyamızı oluşturmaktadır. Bu dünyada düşüncelerimiz, düşüncelerimizi konuşarak paylaşmamız, duygularımız, yönelimlerimiz, isteklerimiz, arzularımız, kısacası iç yaşantılarımıza işaret eden bir kavramdır. Tüm bunlar en sonunda, çizimde de görebileceğiniz gibi, “deus” yani kutsal bir varlığa bağlanmış ve tüm kontrolün onun elinde olduğu düşünülmektedir. Fakat günümüzde en basit davranışımızdan, en karmaşık iç yaşantılarımıza kadar her şeyin sadece beynin bir ürünü olduğu bilimsel olarak açıkça ortaya konmuştur. Şimdi bu işleyişe kısaca göz atalım.

Biz çevremizde olup biteni, vücudumuzun her bir yerine farklı konsantrasyonlarda dağılmış ve çok farklı uyaranlara yanıt oluşturabilen reseptörler sayesinde algılıyabiliyoruz. Bu reseptörler, çevreden gelen bilgiyi biyoelektrik sinyallerine dönüştürüp, beynimize taşıyorlar. Beynimiz çevreden gelen bu bilgiyi, çok farklı ve karmaşık nöral ağlar içerisinde değerlendirip, nihai algının oluşturulmasını sağlamaktadır. Bu algısal süreç bilinçli ya da bilincimiz dışında olabilmektedir. Bu reseptörler sadece belli bir fiziki aralığa duyarlıdırlar. Örneğin, kulağımızda bulunan ve havadaki ses dalgalarını algılayarak, etrafımızda olup biteni duymamızı sağlayan hücreler sadece 20 Hz ile 20.000 Hz arasındaki dalga boylarına en çok duyarlıdırlar. Ve özellikle insan konuşma aralığı olan 2kHz-5kHz arasındaki duyarlılık en yüksek seviyededir. 20 Hz’in aşağısındaki ve 20kHz’in yukarısındaki seslere tamamen sağırızdır. Gözümüzde de benzer bir aralık söz konusudur. Görme hücrelerimiz 390 nm ile 750 nm arasındaki ışık dalga boylarını görebilmektedir. Bunun dışındaki diğer birçok ışık aralığına (örneğin kızıl ötesi ışınlar) tamamen körüzdür. Kısacası fiziki dünyanın çok küçük bir kısmını algılayabilecek, yorumlayabilecek bir konumdayız. Gerçek fiziki dünya bizim algılayabildiğimizden çok daha geniş bir ölçektedir.

Çevreden gelen bilgi temel olarak 5 ana duyu organımızda (göz, burun, kulak, dil, deri) yer alan çeşitli reseptörler sayesinde biyoelektrik sinyallerine çevrilmektedir. Bunlar haricinde iç organlarımızdan, kaslarımızdan, eklemlerimizdeki reseptörlerden de beynimize yoğun bir bilgi akışı söz konusudur. Tüm bunların müşterek değerlendirilmesi sayesinde algılarımız oluşmaktadır. Algılarımızın birçoğu bilincimiz dışında gerçekleşmektedir. Bilincimize varan algılarımız ise bizim kendi dünyamızı oluşturmamızda, iç yaşantılarımızın meydana gelmesinde ve farkındalığımızın oluşmasında birincil etmen durumundadırlar.

Görsel algı, diğer tüm algılarımızda da olduğu yanıltılabilir özelliktedir. Görsel algı aslında nesneler ve fonlar arasında kıyas yapan bir mekanizmadır. Bu algı türü için her daim kontrastlar önemlidir. Bu yüzden örneğin, fiziki dünyada oluşması imkansız gibi görünen şekillerin algısı mümkün değildir. Ya da şekilde de görüldüğü gibi aslında iki turuncu nokta aynı büyüklükte olmasına rağmen çevresindeki yuvarlakların büyüklüğü, turuncu noktanın boyut algısında çok büyük yanılgılara düşmemize neden olmaktadır.

Bu durum sadece basit şekiller için geçerli değildir. Biz tüm yaşamı bu şekilde algılıyoruz diyebiliriz. Örneğin, ilk resimde arkadaki sandalyede oturan bayanın boyutu ile ikinci resimde ön tarafa taşınmış ve çok küçülmüş olarak görülen formun aslında boyutlarının aynı olduğu söylense inanır mıydınız? Dilerseniz kendiniz ölçün!

İşte tüm bu algılarımız, yanılgılarımız, bizi fiziki gerçeklikten kopararak adeta ilüzyonlar içerisindeki bir dünyada yaşatan organımız, sistemimiz, beynimizdir. Beynimiz, doğanın üretebildiği en karmaşık yapıdır. Yaklaşık 100 milyar nöronun birbirleriyle trilyonlarca bağlantı kurması ve bu dinamizmini durmaksızın sürdürmesi sayesinde çevremizi algılayabiliyor, hafızamızda bilgileri depolayabiliyor, iç yaşantılarımızı canlandırabiliyor, yaşamı etkin bir biçimde deneyimleyebiliyoruz. Beynimizin bu denli karmaşık yapısının nörobilim çalışmalarıyla aydınlatılması aslında bugüne kadar bilinmeyen tüm davranışsal yönlerimizin de nörobiyolojik temellerinin açığa çıkmasını ve böylece kendi doğamızın özgünlüğünün bilimsel olarak aydınlanmasını sağlayacaktır. Bu açıdan nörobilim çalışmaları yaşamımızın anlamlandırabilmek, kim olduğumuzu anlayabilmek için vazgeçilemez bir rol üstlenmektedir. İnsan beyninin karmaşıklığının aydınlatılabilmesi için birçok bilim dalı iç içe çalışmaktadır. Örneğin, embriyoloji…

İnsan beyni embriyolojik gelişim sırasında hacmini hızla arttır ve bu hızlı hacim artışı beyin kabuğu kıvrımlarının da oluşmasını sağlar. Kıvrımların fazlalığı daha fazla işlevsel işlem ünitesine karşılık gelmektedir. Oluşan kıvrımların her biri sulcuslar (yarıklar) ve giruslar (tepecikler) oluşturmaktadır. Bu yapılar beynin bölümlerini ve fonksiyonel ünitelerinin yerlerinin isimlendirilmesinde çok önemli bir yer tutmaktadır. İnsan beyninin gelişimi sadece doğuma kadar olan süreçte değil, doğumdan sonra da hızla devam etmektedir. Bu gelişim aslında ölene kadar sürmektedir. Çünkü her geçen gün yeni bir şeyler öğrenip, birçok şeyi unutuyoruz ve bu süreç ömrümüz boyunca devam etmektedir.

Kabaca, beyin bölgeleri farklı girinti ve çıkıntılar üzerinden sınıflandırılmaktadır. Görsel, işitsel, duyusal ve motor işlevlerimizi yürütmemizi sağlayan primer kortekslerimiz olduğu kadar, bunların algılanması, planlanması ve davranışa dönüştürülmesi gibi daha karmaşık algısal işlemleri de yerine getirmeyi sağlayan beyin bölgeleri bulunmaktadır.

Ayrıca duygudurumumuzun, hormonal durumumuzun, yaşamsal zevklerimizin ve korkularımızın, isteklerimizin, arzularımızın da oluşturulduğu, kısaca iç yaşantımızın yaşandığı derin beyin yapılarımızda vardır. Ve bu beyin yapıları, diğer tüm beyin yapılarıyla birebir ya da dolaylı olarak bağlantılar içerisindedir. Tüm bu beyin yapılarının embriyolojik gelişimi kadar, evrimsel gelişimi de kendi doğamızın temellerinin aydınlatılmasında çok büyük bir önem taşımaktadır.

İnsan beyninin hızlı denilebilecek bir evrimsel gelişimi ve bunun zaman içinde görülen davranışsal yansımaları insan doğasının oluşmasını sağlamıştır. İnsan beyni, genetik olarak en yakın akrabası olan şempanzelerin beyinlerinden yaklaşık olarak 3,5 kat daha büyüktür. Evrimsel açıdan beynin bu şekilde hızla büyümesi çok çeşitli teorilerle açıklanmaktadır. Bunların başında diyetimizin değişmesi, bipedal yürüyüşe geçmemiz gibi çevresel etkiler sayesinde bir değişimin olabileceğini öngören teoriler haricinde, sosyal temelli yani eş seçimi gibi çeşitli yüksek bilişsel işlevler gerektiren, yaratıcılık temelinde işleyen bir mekanizma sayesinde de beynimizin evrimsel olarak bu şekilde hızla geliştiği öne sürülmektedir.

İlk primat akrabalarından ise yaklaşık olarak 8 kat daha büyük bir beyine sahiptir. Şekilde de görüldüğü beynin hacimsel olarak artışı ‘evrimsel olarak kısa bir zaman diliminde’ hızla gerçekleşmiştir. İnsan beyninin evrimsel gelişiminde en dikkat çekici yönlerden biri de budur!

Beynin hızla büyümesi, beyin bölgeleri açısından heterojen bir şekilde gerçekleşmiştir. Yani farklı beyin bölgeleri, farklı oranlarda büyümüştür. Tüm bölümlerde eşit oranda bir hacim artışı söz konusu değildir. İnsan beyninin özellikle frontal lobu hacimsel olarak diğer primatlara göre çok daha büyüktür. Frontal lob aslında insanda yaratıcılığın merkezi sayılabilecek ve yürütücü işlevlerden (plan yapma, karar verme, hata düzeltme vb.) sorumlu beyin bölgesidir.

Beynimiz işlevsel olarak çok farklı yapıları barındırmaktadır. Bu yapılar çoğunlukla bir bölgeye özgü olabilmekle birlikte çoğu davranışlarımızın gerçekleştirilebilmesi birçok nöral yapının birlikte çalışmasını gerektirmektedir. Bu yapılara nöral ağlar denmektedir ve hem kendi içerisinde hem de diğer nöral ağlar tarafından da bir denetim altında tutulmaktadır. Örneğin şarkı söylerken, ses çıkarmamızı sağlayan tüm kasların uygun bir şekilde çalışması, söylediğimizi duymamız, duyduğumuzu algılamamız ve yorumlamamız ve bir sonraki kelimeyi bu şekilde tekrardan söylememiz gerekmektedir. Bunun haricinde şarkı söylerken nefes alış verişimizin kontrolü, uygun pozisyonumuzun sağlanması ve korunması gibi farkındalığımız dışında gerçekleşen bir çok düzenleme beyinin farklı bölgeleri tarafından düzenlenmektedir.

Beynimizin evrimsel gelişimine ışık tutabilecek öne çıkan teori seksüel seçilim teorisidir. Beynin evrimsel gelişiminin kökenlerinde intra hem de interseksüel seçilim çok güçlü bir yer tutmaktadır. Bu seçilim türünde canlı tarafından sadece üreme amacı güdülmemektedir. Sosyal hiyerarşik yapıda bir yer edinebilme de söz konusudur. Seksüel seçilim aslında sadece bireyin ya da çiftin değil, türün de korunmasını amaçlayan, algısal bileşenlerinin ve dolayısıyla beynin işlevselliğinin yoğun olarak kullanıldığı bir seçilim türüdür.

Klasik olarak bilindiği gibi seksüel seçilimde üremeyi, birlikte olmayı tetikleyecek farklı fiziksel özelliklerin oluşması ve gelişmesi söz konusudur. Kuşların dünyasında bu yapılar çok çarpıcı bir şekilde görülmektedir. Örneğin, erkek tavus kuşunun kuyruğunun büyüklüğü ve ihtişamının daha fazla dişiyi etkilemek olduğu bilinmektedir. Erkek tavus kuşunun bu özelliği, av-avcı ilişkilerinde bir handikap yaratmaktadır. Çünkü büyük ve ihtişamlı bir kuyruk avcıdan kaçma, sakınma olasılığını düşürmekte ve daha kolay avcı tarafından daha kolay fark edilmesi ve avcıdan kaçamamasını sağlayarak daha çabuk avlanabilmesini sağlamaktadır. Diğer yandan daha hızlı bir şekilde üreyebilmektedir. Hayvanlar dünyasında buna benzer birçok farklı özelliğin var olduğu bilinmektedir. Birincil seksüel karakterler, cinsiyetin oluşmasını sağlayan cinsel organların varlığıdır. Bu durum bir seksüel dimorfizm yaratmaktadır. İkincil karakterler ise sadece fiziki özelliklerle sınırlı değildir. İnsan canlısının ikincil seksüel karakterleri saç, kılların dağılımı, sakal, bıyık, kaslar, boy uzunluğu gibi çeşitli fiziksel özellikleri olduğu kadar, yaratıcılığıyla ortaya koyduğu ürünler ve davranışsal özellikleri de bir seksüel etkiye sahiptir. İkincil seksüel karakterler aslında çevresel olarak görülemeyen ve görsel algıdan daha fazlasını içeren, daha soyut yapıları da kapsamaktadır. Örneğin, kuşların çok çeşitli sesler çıkartarak, çeşitli dans figürleri sergileyerek karşı cinsi etkilemeye çalışması davranışsal bir karakteristik özelliktir. Bu durum aslında kur yapma ve karşı cinsi etkilemede sadece fenotipik özelliklerimizin etkin olmadığını, çok çeşitli davranışsal bir repertuarımızın da olmasını gerektiğini ve bu gerekliliğin gerçekleştirilebilmesi için etkin olarak beynin kullanılması, yaratıcı süreçlerin var olması gerekliliğini de açıkça göstermektedir. Bu açıdan bakıldığında aslında beynimiz bir ikincil seksüel yapı konumundadır!

Bu durumda beynimizin sergilediği yaratıcılığın kökenlerinde özellikle seksüel temelli bir işlevselliğin varlığı göz ardı edilemez.

Biliyoruz ki insan canlısı, evrimsel olarak yakın sayılabilecek akrabalarından, sergilediği üstün sanatsal yaratıcıkla (müzik, resim, heykel, seramik, gravür vb.) ayrılmaktadır. Paradoksal bir şekilde, anatomik olarak modern insanın (büyük ve gelişmiş bir beyin, dik duruş, serbest ve başparmağının pozisyonunun da getirdiği avantajla, her şeyi kavrayabilen ellere sahip olan) yaklaşık 200,000 yıl önce Afrika kıtasında evrimleşmiş olmasına karşın, sanatsal davranışların gelişmesi ve sergilenmesinin başlangıcı günümüzden yaklaşık olarak 50,000 yıl, tarımın gelişmesi 11,000 yıl ve yazının icat edilmesi ise sadece 4,500 yıl öncesine denk gelmektedir. İnsan evrimindeki antropolojik çıkmazlardan biri de bu geciken ama hızla gelişen sanatsal yükselişimizdir.

Bu bakımdan o kadar ilerledik ki, artık kendimizi bile birebir kopyalayabilecek düzeye gelmiş durumdayız.

Fakat bu yükselişimiz beraberinde birçok sorunu da getirmiştir. Doğayı kendimize göre şekillendirmeye devam ediyoruz örneğin. Doğanın geri dönüşümsüz olarak tahribatı ve yaşamın antroposentrik yorumlanışı sonucunda aslında kendi sonumuzu da hızla hazırlamaktayız.

Her şeye rağmen, tüm bu yetilerimiz bize atalarımızın yaşam deneyimleri ve seçimleri sayesinde ulaşabilmiştir.
Sanatsal faaliyetlerimiz arasında bizleri en çok etkileyen türün, müzik olduğunu söyleyebiliriz. Müziği günlük yaşamımızın pek çok alanında etkin bir biçimde kullanmaktayız. Kişisel müzik çalarlarımızdan dinlediğimiz müziklere ek olarak, tüm alışveriş mekanlarında, eğlence yerlerinde, dinsel törenlerde, televizyonda, radyoda, sinemalarda ve daha bir çok alanda müzikle sürekli olarak iç içe yaşamaktayız. Günümüzde müzik endüstrisi, ilaç endüstrisinden kat kat daha büyüktür. İnsanlar kendi sağlıklarını kazanmak yerine müziğe para harcamayı yeğlemektedirler. Bir başka örnekte yaşamsal kaynağımızı oluşturan besinler üzerinden verilebilir. Besin tüketmek insanlar için yaşamsal bir öneme sahiptir. Bu açıdan bakıldığında üniversitelerimizde gıda araştırmalarının yapılması manidardır, buna karşın gıda ile ilgili eğitim bölümlerinin sayısı daha yeni artış göstermekteyken, müzik ile ilgili bölümler birçok üniversitemizde, neredeyse üniversitelerin kuruluşundan beri mevcut durumdadır. Bu durum müziği ne kadar önemsediğimizi açıkça ortaya koymaktadır.

Müzik, aslında havada bulunan moleküllerin bir şekilde belirli formlar şeklinde titreştirilmesi sayesinde meydana gelmektedir. Fiziki olarak müzik, ses dalgalarından ibarettir ve doğadaki herhangi bir fiziksel olaydan farklı değildir. Fakat aslında müzik bir algı türüdür ve insan canlısı, havada titreşen moleküllere, titreşim frekansına, şiddetine, doğrultusuna göre çok farklı anlamlar yüklemekte ve bu bir olgu olarak karşımıza çıkmaktadır.

Müziğin beynimize girişi, dış kulağımızın kulak kanalına girecek şekilde yönlendirdiği ve yoğunlaştırdığı bir yolculukla başlamaktadır. Daha sonra bu ses dalgalarının kulak zarını farklı frekanslarda titreştirmesi ve bu titreşimin vücudumuzun en küçük kemikleri olan çekiç, örs ve üzengi kemiklerini titreştirmesi şeklinde bir iletimi söz konusudur. Bu kemikçiklerin titreşimi dışarıdan gelen ses dalgalarının daha büyük boyutlara ulaşması ve yükseltilmesini sağlamaktadır. Bu titreşimin bir diğer ucunda ise içi tamamen sıvıyla dolu işitsel organımız olan kohlea bulunmaktadır.

Kulağımızda yer alan bir takım kemikçiklerin titreşerek kohlea denilen algı organımızda çeşitli frekanslar oluşturması işitsel bilginin oluşmasındaki ilk basamaktır. Kohlea da bulunan korti organı sesin biyoelektrik sinyallerine dönüştürüldüğü ve beyine iletiminin başlangıcının sağlandığı yerdir.

Korti organında farklı sayı ve uzunlukta tüy hücreleri bulunmaktadır. Tüy hücreleri dışarıdan gelen bir ses uyaranı karşısında titreştirmekte ve bu titreşim biyoelektrik sinyallerine dönüştürülerek beynin ilgili bölgelerine taşınmaktadır.

Müzik, kohlea da bulunan bazilar membranın ses uyaranı sayesinde titreşmesi ve bu titreşimin çok farklı frekans modüllerine ayrılarak, beyine parçalar şeklinde gönderilmesi şeklinde gerçekleşmektedir. Bu duruma frekans modülasyonu denmektedir. Daha sonra bu frekans parçaları ilgili beyin bölgeleri tarafından ayıklanacak, anlamsız olanlar atılarak geri kalan parçalar birleştirilecek ve somut bir müzik yada ses algısının oluşturulması sağlanacaktır.

Frekans modülasyonu sonucunda parçalara ayrılan ses bileşenleri beynin farklı bölgelerinde birleştirilmekte ve algılanan sesin manası ve yaşatacağı duygulanım içeriği yüksek beyin merkezleri tarafından oluşturulmaktadır.

Müziğin insanlar üzerinde görülen en büyük ve büyüleyici etkisi duygulanım yaratmasıdır. Çeşitli müzikal ritmler sayesinde çok farklı duyguları deneyimleyebilir, yaşayabiliriz. Anılarımızı canlandırabilir, farklı bir iç yaşantı halinde olabiliriz. Müziğin duygulanım yaratmasının nörobiyolojisi günümüzde bilişsel sinirbilim araştırmalarında önemli bir yer tutmaktadır. Bu araştırmalar özellikle yüksek bilişsel fonksiyonların temellerinin de anlaşılmasına ışık tutmaktadır. Müziğin duygulanım yaratmasındaki ana unsur, derin beyin yapıları olarak da isimlendirilen limbik sistemimizi doğrudan uyarması şeklinde gerçekleşmektedir. Özellikle dopaminerjik sistemlerin aktivasyonu müzikten haz almamızı sağlamaktadır.

Limbik sistem, kişisel farkındalığımızın, uyanıklılığımızın, korkularımızın, heyecanlarımızın, arzularımızın, beklentilerimizin, isteklerimizin, zevklerimizin, hafızamızın belirlendiği kısacası bize dair tüm iç yaşantımızın oluştuğu bir nöral ağlar bütünüdür. Bu ağın müzik tarafından aktivasyonu sonucu kendi içimizde bir “müzik deneyimi” yaşamaktayız. Bu durum elbette ki karmaşık nöral ağların birbirleri içerisinde iletişim kurması şeklinde gerçekleşmektedir ve bu durum henüz kesin olarak bilimsel bir şekilde temellendirilememiştir.Limbik sistem, kişisel farkındalığımızın, uyanıklılığımızın, korkularımızın, heyecanlarımızın, arzularımızın, beklentilerimizin, isteklerimizin, zevklerimizin, hafızamızın belirlendiği kısacası bize dair tüm iç yaşantımızın oluştuğu bir nöral ağlar bütünüdür. Bu ağın müzik tarafından aktivasyonu sonucu kendi içimizde bir “müzik deneyimi” yaşamaktayız. Bu durum elbette ki karmaşık nöral ağların birbirleri içerisinde iletişim kurması şeklinde gerçekleşmektedir ve bu durum henüz kesin olarak bilimsel bir şekilde temellendirilememiştir.

Müzikle olan iç içeliğimizin tarihi ise çok eski zamanlara dayanmaktadır. Gelmiş geçmiş tüm toplumlarda müziğin izlerine rastlamaktayız. Geçmiş zamanlarda birçok kabile, müziği, hastalıkları tedavi etmek, kötü ruhları kovmak, bir şeyleri kutsamak ya da tinsel amaçlarla yoğun olarak kullanmışlardır. Antropolojik kazılardan elde edilen bilgiler ışığında, bulunan ilk müzik aleti ise yaklaşık olarak 35,000 yıl öncesine aittir.

İnsanlar, bireysel çekişmeler ile işbirliğinin dengede bulunduğu gruplarda yaşamaktadırlar. Toplu yaşamın gerektirdiği kendi türünü koruma içgüdüsü, yiyecek bulma, türün devamının sağlanması, hayatta kalma, güvende olma gibi davranışlar, topluluğu oluşturan bireyleri birbirine bağlayabildiği gibi, grup içi rekabet ve özel yaşam alanlarının ihlali gibi birçok durumda da bireyler arasında kargaşaya neden olabilmektedir.

Müzik yapmak ya da yapılan müziği dinlemek, grup dayanışmasına katkıda bulunmaktadır. Müziğin sergilendiği ortamda bulunan insanların yaşadığı ortak duygulanım ve bu duygulanımın paylaşımı, türün korunması adına gelişen fedakarlık duygusunun gelişimine katkı sağlayarak, avcı ya da rakip bir klana karşı birlikte mücadele edebilme davranışının oluşmasına neden olmaktadır. Bu görüş müziğin sosyal kaynaşma aracı olarak ortaya çıktığını savunmaktadır.

Grup olarak müzik yapımı ve paylaşımının, grup içi çatışmaların azalmasında yardımcı olduğu ileri sürülmektedir. Örneğin, kamp ateşi etrafında söylenen şarkılar, kişiler arası gerginliği azaltmada rol oynamakta ve ayrıca bu ortam vahşi yaşamda daha güvenli bir ortamın da oluşmasını sağlayabilmektedir. Bu görüş; müziğin duygulanım yaratmadaki rolünü öne çıkararak, duyguların müzikle insanlar arasındaki ortak bir paylaşım yarattığını ve bu paylaşımın grup içindeki bireylerdeki gerginlikleri sona erdirdiğini ve müziğin bu nedenle bizleri etkileme de başarılı olduğunu savunmaktadır.

Müzik insanlar için evrensel niteliktedir. Bu evrenselliğin biyolojik temelleri, bir bebeğin doğumundan itibaren rahatça gözlenebilmektedir. Bebekler müziksel olarak doğarlar. Anneleriyle ilk iletişim sözel değil, müziksel bir içeriktedir. Müzik dinlemeye ve yapmaya olan yatkınlığımız çok küçük yaşlarımızdan itibaren mevcuttur. Gelişimsel süreçte, müziğe karşı olan ilgimiz ergenlik çağında doruk noktasına ulaşır. Bu dönemde insanlar müziği bir sosyal iletişim, paylaşım ve duygulanım aracı olarak yoğun bir biçimde kullanmaktadırlar. İlerleyen yaşlarda müziğe olan ilgi genel olarak azalsa bile müziksel yaşantı sürdürülmektedir.

Bebekler biyolojik gelişimlerinde, diğer primatlara kıyasla oldukça erken doğarlar. Bunun muhtemel nedenleri iki ayak üzerinde durmanın getirdiği kısıtlı doğum kanalı ve diğer primat türlerine göre daha büyük bir kafatasına sahip olmamızdır. Bebeklerin annelerine kendi rahatlarını ya da isteklerini bildirmek adına yaptığı müziksel çağrışımlar, bebeğin anne tarafından bakılmasını sağlamaktadır. Öyle ki bebekler doğumdan itibaren, yetişkin bir insan için oldukça yüksek sayılabilecek bir seviyede (~90 dB) ses çıkarabilmektedir. Bebeklerin çıkardığı çeşitli tonalitedeki bu çağrılar, anneyi yavru bakımı için uyaran niteliğindedir. Benzer şekilde annelerin bebeklerine melodik bir şekilde seslenmeleri, bebeğin psikolojik ve dilsel gelişimi açısından vazgeçilemezdir.

Müzik yapmak ya da şarkı söylemek, belirli kas grubu hareketlerini ve bu hareketlerin koordinasyonunu gerektirmektedir. Küçük yaşlardan itibaren müziğe ve özellikle de dansa ilgi duymak, motor hareketlerin gelişimini, olumlu yönde, önemli ölçüde etkilemektedir. Örneğin, bebekler tarafından üretilen müzikal sesler, gelecekte konuşma becerisinin kazanılmasında önemli bir gelişimsel katkı sağlamaktadır. Ayrıca tek başına dans etmenin haricinde, grup olarak dans etmek, bir grup bilincinin oluşmasına ve böylece sosyal gelişimin sağlanması adına da faydaları vardır.

İnsanlar, bireysel çekişmeler ile işbirliğinin dengede bulunduğu gruplarda yaşamaktadırlar. Toplu yaşamın gerektirdiği kendi türünü koruma içgüdüsü, yiyecek bulma, türün devamının sağlanması, hayatta kalma, güvende olma gibi davranışlar, topluluğu oluşturan bireyleri birbirine bağlayabildiği gibi, grup içi rekabet ve özel yaşam alanlarının ihlali gibi birçok durumda da bireyler arasında kargaşaya neden olabilmektedir. Müzik yapmak ya da yapılan müziği dinlemek, grup dayanışmasına katkıda bulunmaktadır. Müziğin sergilendiği ortamda bulunan insanların yaşadığı ortak duygulanım ve bu duygulanımın paylaşımı, türün korunması adına gelişen fedakarlık duygusunun gelişimine katkı sağlayarak, avcı ya da rakip bir klana karşı birlikte mücadele edebilme davranışının oluşmasına neden olmaktadır. Bu görüş müziğin sosyal kaynaşma aracı olarak ortaya çıktığını savunmaktadır.

Kaynakça

1) P. Thomas Schoenemann, 2006, Evolution of the Size and Functional Areas of the Human Brain, Annu. Rev. Anthropol. 35:379–406.

2) Human Evolution by The Smithsonian Institution’s Human Origins Program, Human Origins Initiative. Smithsonian Institution. http://www.mnh.si.edu/anthro/humanorigins/ha/sap.htm.

3) David Huron, 2001, Is Music an Evolutionary Adaptation?, Annals of the New York Academy of Sciences.

4) Nicholas J. Conard, 2009, New flutes document the earliest musical tradition in southwestern Germany, Nature 460, 737-740.

5) Charles Robert Darwin, 1871, The Descent of Man, and Selection in Relation to Sex, syf. 1209.

6) Geoffrey F. Miller, 2000, The mating mind: how sexual choice shaped the evolution of human nature, London, Heineman.

7) NL Wallin, 2001, The origins of music, Music Perception, Univ California Press.

8 ) L. Perlovsky, 2010, Musical emotions: Functions, origins, evolution, Physics of Life Reviews
Volume 7, Issue 1, Syf. 2-27.

9) Stanley N. Graven, 2008, Auditory Development in the Fetus and Infant, Newborn and Infant Nursing Reviews, Volume 8, Issue 4, Syf. 187-193.

10) Abrams, R. M., 1995, Some Aspects of the Fetal Sound Environment, Perception and cognition of music, Philadelphia, PA: Psychology Press. Syf. 83–101.

11) Karen Rosenberg, 1995, Bipedalism and human birth: The obstetrical dilemma revisited, Evolutionary Anthropology: Issues, News, and Reviews, Volume 4, Issue 5, syf. 161–168.

12) Birgit Mampe, 2009, Newborns’ Cry Melody Is Shaped by Their Native Language, Current Biology, Volume 19, Issue 23, syf. 1994-1997.

13) Daniel Leech-Wilkinson, 2009, The Memetics of Music: A Neo-Darwinian View of Musical Structure and Culture (review), Music and Letters, Volume 90, Number 1.

14) Robin Dunbar, 1997, Grooming, Gossip and the Evolution of Language. Faber & Faber. New York.

 

Detaylı bilgi için…



http://norobilim.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/google_48.png http://norobilim.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/facebook_48.png http://norobilim.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/twitter_48.png
 

Please log in to vote

You need to log in to vote. If you already had an account, you may log in here

Alternatively, if you do not have an account yet you can create one here.