Category: Nöro-Makale

Google’ın Beynimizdeki Yeri

image

Bilgi çağında yaşadığımız şu günlerde istediğimiz her bilgiye internet vasıtasıyla ulaşabilmekteyiz. Birçok üniversite kaynaklarını halka açmış ve kütüphaneler çevrimiçi olarak hizmet vermektedir. İnternet denilince akla gelen ilk sayfa Facebook ve Twitter’dan bile önce birçoğumuzun ana sayfası olan Google amcadır.

​İnternet ve arama motorları bilgiye erişim konusunda şüphesiz bir devrim yaratmıştır. Bilgisayarın icadından önce bilgi edinmek için tek seçeneğin kitaplar olduğu eski çağların en büyük kütüphanesi tarihçiler tarafından Büyük İskenderiye Kütüphanesi olarak kabul edilmektedir. Maalesef bu efsanevi kütüphane 2. İslam halifesi Ömer bin Hattap tarafından yakılmış ve kütüphanenin görevlileri de kafir oldukları gerekçesiyle öldürülmüştür. O devirdeki İslam politikası göz önüne alındığında şaşırtıcı bir durum olmasa gerek. Neyse tekrar konumuza dönecek olursak, bugün internetteki bilgi deposunun İskenderiye Kütüphanesi’nden çok daha fazla olduğu bir gerçektir.

​Bir arama motoru olarak teknoloji dünyasına adım atan Google bugün dünyanın en büyük şirketleri arasına girmiş ve neredeyse her alanda kendini göstermektedir. Ev hanımlarının bile doktorluk seviyesine yükselebildiği (!) bu ortam size her türlü bilgiye erişim imkanı sağlamaktadır. Ancak burada bizi bekleyen bir tehlike var. Bilgiye ulaşılabilirlik kolaylaştıkça sorulan soruların kalitesi düşüyor ve insanların soru sorma yetenekleri köreliyor. Kate Bussmann’ın Telegraph gazetesinde yazdığı bir makalede insanların Google’da en çok aşk ile ilgili konuları araştırdığını, ‘kocam gey mi’, ‘popo sallama dansı nedir’ gibi soruların ise en çok aranılanlar arasında olduğunu belirtiyor. Google arama motoru bölümünün başkanlığını yürüten Amit Singhal makineler ne kadar kesin yanıt verirse soruların o kadar basitleştiğini savunuyor.

​Psikologlara göre internet kullanıcılarda bilge, her şeyi bilen havası yaratıyor ancak bu durum kişinin öğrenme isteğini de baltalıyor. Psikolog George Loewenstein bilmediğin bir şeye rastladığında veya her şeyi bilmediğini fark ettin anda içinde bir öğrenme isteği duyarsın diyor. Kitap okumakla Google’da arama yapmak arasındaki fark burada bariz olarak karşımıza çıkıyor. Kitapta araştırdığınız bilgiye ulaşsanız bile kitabın geri kalanını okumadığınız için merak duygunuz hala canlı kalıyor, oysa Google’da bilgiye ulaştıktan sonra genelde sekme kapanır ve görev tamamlanmış kabul edilir.

​Bilgiye ulaşmak önemli de ulaşırken katedilen yolun hiç mi önemi yok? İnsan beyni her zaman kolay olanı seçme eğilimindedir ama çoğu zaman zor elde edilenler daha değerlidir. Beynin ödül mekanizmasının devreye girdiği bu alanda bilgiye ne kadar kolay ulaşırsak dopamin gibi nörotransmiterlerin daha az salgılanmasından dolayı o bilgiye bağlanma ve dikkat etme daha az oluyor. California Üniversitesi’nden Robert Bjork’un “Arzu edilen zorluklar” olarak tabir ettiği bu durumda öğrenmenin zor olduğu koşullarda beynin daha verimli çalışarak bilgileri daha iyi işlediği görülmektedir.

​Dijital sözlük ile basılı sözlük kullanımı arasında da ciddi farklar vardır. Uzmanlar basılı sözlüklerde bir sözcüğün karşılığını ararken o sözcükten farklı olarak birçok sözcük daha öğrendimizi ifade ediyorlar. Bir sorunun yanıtını ararken de eğer arama işlemi basılı kitaplarda olduğu gibi zaman alırsa, o sorunun dışında beynimiz bir fener gibi hareket edip, o konuyla ilgili çeşitli düşünceler üzerinde de duracaktır. Bu da kişilerin bilgi kâşifliği yapmasına imkan verebilen bir durumdur. Ancak Google üzerinden yapılacak bir aramada bilgiye erişim çok hızlı ve kesin olacağından bu tip bir kâşifliğin önü kesilecektir.

​Çocukları ele alalım. Bir çocuk 7 yaşına gelene kadar her gün yüz tane soru sorar. Bu nasıl yapılır? Buna ne denir? O niye böyle dedi? Şu niçin böyle davrandı? Doğada insanoğlu bilgisiz bir şekilde dünyaya gelir ve bu bilgisizlik insanlarda sonsuz bir öğrenme isteği yaratır. Soru sorup cevap aldıkça da yanıtlarla büyüyen bilgi kütüphanemiz bizleri daha kaliteli sorular sormaya yöneltecektir. Burada yine sözlük örneğinde değindiğimiz durum karşımıza çıkıyor. Google’da nokta atışı yapıp istediğimizi öğrendikten sonra sekmeyi genellikle kapatırken, kitap karıştırırken çok sayıda konuya da göz atabiliyoruz ve başka konuları da merak ediyoruz.

​Bir de Google ve diğer Silikon Vadisi şirketlerinin yöneticileri çocuklarını bu konuda nasıl yönlendiriyor, ona bakalım. Google’ın CEO’su olsanız çocuğunuzu son teknoloji bir okula mı gönderirdiniz yoksa teknolojinin neredeyse hiç kullanılmadığı bir okula mı? Dünya teknolojisine yön veren bu şirket yöneticileri Waldorf okulları olarak bilinen, öğrencileri sürekli kalemle yazmaya ve teknolojiyi en asgari seviyede kullanmayı amaçlayan okullara gönderiyorlar.Google’da üst düzey bir yönetici olan Alan Eagle oğlunun liseye gelmeden Google kullanmasını istememiş ve kullandırtmamıştır, çünkü bu insanlar teknolojinin genç beyinleri nasıl tembelleştirebileceğinin farkındalar ancak maalesef ülkemizde 3-4 yaşlarındaki çocukların ellerinde cep telefonları çok yaygınlaşmış durumda ve çocuğun bunu kullanabilmesi anne babalar arasında marifet olarak görülüyor.

​Kaliteli, bilgi kokan ve merak uyandıran sorular sormak toplumumuzda her alanda kazanmamız gereken bir alışkanlıktır. Okulda genellikle öğrencilerden soru sorması değil, sorulara yanıt vermesi istenir. Ancak modern eğitim sistemi öğrencilere sürekli soru yöneltmek yerine onların bilgi dağarcıklarındaki eksikleri bulup o noktaları kapatmayı hedeflemektedir. Bunu gerçekleştirmek için öğretmenöğrenciyi doğru, bilinçli sorular sormaya teşvik etmelidir.

İnternet bilgi dağarcığını geliştirme amacıyla kullanılabilecek şu ana kadar icat edilmiş en müthiş araç ama bireyler tarafından dikkatli kullanılmadığı zaman kullanıcıyı hemen tembelliğe sürükleyebiliyor. Bilgi arayış sürecinde hazır cevaplardan ziyade düşünme ve bilgi parçacıklarını birleştirerek sonuca ulaşmak beynin daha verimli çalışması açısından çok büyük bir öneme sahiptir. Bazen yanıtlanmamış sorular, yanıtlardan çok daha değerli olabilir.

Yazan: Ali Çağlayan Taybaş

Kaynaklar:

1. http://searchengineland.com/are-our-brains-becoming-googlized-15421
2. http://searchengineland.com/dr-teena-moody-chatting-about-our-brains-on-google-16728
4. Ergun Candan. 2013. Gizli Sırlar Öğretisi. Sınır Ötesi Yayınları
5. http://magazine.good.is/articles/why-are-silicon-valley-executives-sending-their-kids-to-a-tech-free-school

 

http://norobilim.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/google_48.png http://norobilim.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/facebook_48.png http://norobilim.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/twitter_48.png

Bilgisayar Oyunlarının Beyne Etkileri Üzerine Olumlu Bir Yaklaşım

brain_vide_games

Bilgisayar oyunlarının görücüye çıkıp hayatımızda yer edinmeye başlamasından beri 40 yıl geçti. Zaman içinde gelişen oyun endüstrisinde oyuncular dinamik görsel verilerle, dikkat ve beceri isteyen görevlerle oyunların yıllarca tutkunu oldular. Oyunların dikkat, beceri ve stratejik düşünme gereksinimleri oyuncuların bilişsel işlevlerini de etkilemektedir. Sanal dünyada geçen maceralar bir süre sonra gerçek hayatta oyuncuların beyinlerinde birtakım değişikliklere sebep olmaktadır.

El-Göz Koordinasyonu

Bilgisayar oyunları oynayanlarla oynamayanlar arasında yapılan karşılaştırmaların değerlendirildiği çalışmalarda araştırmacılar bilgisayar oyuncularının testlerde daha başarılı olduklarını gözlemlemiştir. Bir sonraki aşamada başarılı bireyler arasında yapılan ölçümlerde haftalık oyun oynama sıklığıyla testlerde başarı arasında bir ilişki görülmemiştir. Bunun anlamı bilgisayar oyunları el-göz koordinasyonunu geliştirse de daha fazla oynamak bu becerileri daha fazla geliştirmez.

Oyuncuların görsel ve hareketli nesneleri tanıyıp onlara tepki verme süreleri üstünde yapılan çalışmalarda araştırmacılar basit bir renk ayrım testi kullandılar. Testin katılımcıları yine bilgisayar oyunu oynayanlar ve oynamayanlar olmak üzere iki gruptan oluşuyordu. Bu testte bilgisayar oyunlarında tecrübeli kişiler bilgisayar oyunu oynamayan kişilerden çok daha hızlı tepkiler verdiler. Daha hızlı tepki veren çocuklar oyun esnasında daha hareketli ve oyuna karşı daha ilgiliydiler. Oyuncuların hızlı tepki verebilmelerini sağlayan etkenlerden biri de oyun esnasında gösterdikleri bu dinamik performans olabilir.

Görsel Uzaysal Yetenek

Bilgisayar oyunlarının görsel uzaysal yeteneği geliştirdiği fikri ilk olarak 1985’de araştırılmaya başlandı. Bilgisayar oyunu oynayanlar ile oynamayanların karşılaştırıldığı çalışmada katılımcılardan görsel bir nesneyi takip etmeleri ve belirli bir anda yakalamaları istendi. Test sonuçlarında önceden bilgisayar oyunlarında tecrübesi bulunan kişilerin nesneleri takip etmede ve hedefi yakalamada daha başarılı oldukları gözlendi. Bunun yanında cinsiyet farklarında da skorlar farklıydı. Erkek katılımcılar görsel dikkat ve görselleştirmede daha başarılıyken, kadın katılımcılar el-göz koordinasyonunda daha başarılı oldular. Bir başka çalışmada ise araştırmacılar bilgisayar oyunlarının oyunlardan bir süre uzak kalmış kişiler üzerindeki etkisini araştırdılar. Hem kadın hem erkek yetişkin katılımcılar testte oldukça başarılı oldular ancak bu araştırmada kontrol gruplarının yetersiz oluşu 100% kesin bir yargıya varmamızı engelliyor.

Nesnenin Yerini Tahmin Etme

1990’ların başında bilgisayar oyunlarını çok oynayan çocuklar üstünde yapılan araştırmalar bu oyuncuların görsel bir nesnenin yerini tahmin etmede çok başarılı olduklarını göstermektedir. Oyuncular tahmin yürütürken nesnenin son bulunduğu yer ve yer değiştirmeler arasındaki zaman farkını temel alıyorlar ve kabataslak bir hesap yapıyorlar. Bilgisayar oyunlarını oynayan çocuklar dış uyaranları daha çabuk fark edebildikleri için tepki verme süreleri daha kısa oluyor ve nesnelerin bir sonrakini yerini hesaplamaları ve tahmin etmeleri kolaylaşıyor.

Dikkat

Bilgisayar oyuncularının dikkat performanslarının ölçümünde çeşitli testler kullanılmıştır. Bu testlerin birinde bilgisayar ekranında katılımcılara belirli bir alanda yüzen yüzücüler gösterilmektedir ve yüzücüler ne zaman kollarını gelişigüzel sağa sola sallayarak boğulma işaretleri verse katılımcılar hemen o yüzücüyü tespit etmek zorundadır. Bilgisayar oyunları oynayan ve oynamayan kişiler üstünde yapılan bu sinyal tespit testinde bilgisayar oyuncuları boğulmakta olan yüzücüleri daha kısa sürede fark etmiş ve tepki vermişlerdir. Bu konuda yapılan başka bir çalışmada ise katılımcılar olası dört bölgeden birinde çıkan ‘T’ harfinin ters mi yoksa düz mü olduğunu belirlemeleri gerekiyordu. Test sonuçlarında bilgisayar oyuncularının daha başarılı olduğu gözlendi ama harflere tepki sürelerinde kayda değer bir fark görülmedi.

Bilgisayar Oyunlarının Bilişsel İşlevlere Etkisi

Bilgisayar oyunlarının bilişsel işlevler üzerindeki etkisi ilk olarak 1980’lerin ortasında yaşlı bireyler üzerinde test edilmiştir. Testler sonucunda katılımcıların bilişsel işlevlerinde gelişme gözlenmesine rağmen kontrol gruplarının yetersizliğinden dolayı çalışmalar değerlendirmeye alınmamıştır. 2008 yılında “Rise of Nations” adlı gerçek zamanlı bir strateji oyunu kullanılarak yaşlı bireyler üstünde yapılan bir çalışmada oyuncular bir ülkenin ekonomisini, askeri durumunu, teknolojik gelişimini ve diplomatik ilişkilerini yönetiyorlardı ve oyunu kazanmak için ya askeri ya da kültürel üstünlüğü sağlamaları gerekiyorlardı. Oyunu oynadıkça katılımcıların çalışma hafızaları, akıl yürütme becerileri gibi bilişsel işlevlerinde önemli gelişmeler görülüyordu. Ancak maalesef bu çalışmada da kontrol gruplarının yetersizliğinden dolayı kesin bir şey söylemek mümkün olmuyor.

Kısa bir süreliğine bile olsa bilgisayar oyunu oynamanın en az dört ay boyunca beyinde etkisinin sürdüğü ve bilişsel işlevlere olumlu etkilediği görülmüştür. Bunun nasıl olduğuyla ilgili tam mekanizma belirlenememiş olmasına rağmen beyin görüntüleme çalışmalarıyla bu sonuçların doğruluğu kanıtlanmıştır.

Bilgisayar Oyunlarının Etkilerinin Araştırılmasında Karşılaşılan Zorluklar

Bilgisayar oyunlarının bilişsel işlevler üzerinde bazı olumlu etkileri bulunmasına rağmen tüm sonuçlar birbiriyle tutarlı ya da başarılı değildir. Örneğin usta bilgisayar oyuncularının daha iyi çalışma hafızasına, çoklu nesne takibi becerilerine sahipken sayma yeteneklerinde bir gelişme görülmemiştir. Bunun yanında hiç bilgisayar oynamamış kişiler aksiyon temalı oyunlarla eğitildiklerinde bilişsel işlevlerinde herhangi bir gelişme gözlemlenmemiştir. Bilgisayar oyunlarının yararlarını gösteren bazı çalışmalar ise tekrarlandığında aynı sonucu vermemiştir.

Sonuç olarak bilgisayar oyunlarının etkileri üzerinde yapılan çalışmalar hem kısa süreli hem de uzun süreli oyun oynamanın bilişsel işlevleri (el-göz koordinasyonu, tepki verme süresi, dikkat, algılama vb.) geliştirdiğini gösteriyor. Ancak sonuçların geçerliliğinin tam olarak açığa kavuşması için hala yapılması gereken ek çalışmalar var. Cinsiyet farklılıklarının bilgisayar oyunlarıyla gelen bilişsel performans üzerinde nasıl bir etki yarattığıyla ilgili daha fazla araştırma yapılması gerekiyor.

Yazan: Ali Çağlayan Taybaş

Kaynaklar

  1. Ball, H. G. (1978). Telegames teach more than you think. Audiov. Instr. 24–26.

  2. Griffith, J. L., Voloschin, P., Gibb, G. D., & Bailey, J. R. (1983). Differences in eye-hand motor coordination of video-game users and non-users. Perceptual and Motor Skills, 57, 155–158. doi:10.2466/pms.1983.57.1.155

  3. Yuji, H. (1996). Computer games and information-processing skills. Perceptual and Motor Skills, 83, 643–647. doi:10.2466/pms.1996.83.2.643

  4. Bialystok, E. (2006). Effect of bilingualism and computer video game experience on the Simon task. Canadian Journal of Experimental Psychology = Revue Canadienne de Psychologie Experimentale, 60, 68–79. doi:10.1037/cjep2006008

  5. Haywood, K. M. (1977). Eye movements during coincidence-anticipation performance. Journal of Motor Behavior, 9, 313–318.

  6. Castel, A. D., Pratt, J., & Drummond, E. (2005). The effects of action video game experience on the time course of inhibition of return and the efficiency of visual search. Acta Psychologica, 119, 217–230. doi:10.1016/j.actpsy.2005.02.004

  7. Clark, K., Fleck, M. S., & Mitroff, S. R. (2011). Enhanced change detection performance reveals improved strategy use in avid action video game players. Acta Psychologica, 136, 67–72. doi:10.1016/j.actpsy.2010.10.003

  8. Chisholm, J. D., Hickey, C., Theeuwes, J., & Kingstone, A. (2010). Reduced attentional capture in action video game players. Attention, Perception & Psychophysics, 72, 667–671. doi:10.3758/APP.72.3.667

  9. Colzato, L. S., van Leeuwen, P. J. A., van den Wildenberg, W. P. M., & Hommel, B. (2010). DOOM’d to Switch: Superior Cognitive Flexibility in Players of First Person Shooter Games. Frontiers in Psychology, 1, 8. doi:10.3389/fpsyg.2010.00008

  10. Campbell, F. W. (1983). Why do we measure contrast sensitivity? Behavioural Brain Research, 10, 87–97. doi:10.1016/0166-4328(83)90154-7

  11. Pascual-Leone, A., Nguyet, D., Cohen, L. G., Brasil-Neto, J. P., Cammarota, A., & Hallett, M. (1995). Modulation of muscle responses evoked by transcranial magnetic stimulation during the acquisition of new fine motor skills. Journal of Neurophysiology, 74, 1037–1045.

  12. Jäncke, L. (2009). Music drives brain plasticity. F1000 Biology Reports, 1, 78. doi:10.3410/B1-78

  13. Oechslin, M. S., Imfeld, A., Loenneker, T., Meyer, M., & Jäncke, L. (2009). The plasticity of the superior longitudinal fasciculus as a function of musical expertise: a diffusion tensor imaging study. Frontiers in Human Neuroscience, 3, 76. doi:10.3389/neuro.09.076.2009

     

 
 

http://norobilim.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/google_48.png http://norobilim.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/facebook_48.png http://norobilim.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/twitter_48.png

Kronobiyoloji: Vücudumuzdaki Biyolojik Saatler

salvador dali melting clocks

Bu sabah işinize tam zamanında gidebildiniz mi? Muhtemelen siz de çoğu kişi gibi sabah kalktığınızda okulunuza, işinize gitmek için bir program yaptınız ve zamanında oraya vardınız. Sizi kaldırdığı için eşinize, annenize hatta alarm saatine bile teşekkür edersiniz. Peki, hiç beyninize teşekkür ettiniz mi?

İnsan beyninin şaşırtıcı derecede hassas bir biyolojik saati vardır. Biyolojik saatlerimizin nasıl çalıştığını ve vücudumuzu nasıl düzenlediğini araştıran bilim dalına kronobiyoloji deniyor. Hepimizde var olan bu saatler zaman akışını sürekli denetler ve günlük hayatımızda birçok işimizi kolaylaştırmak için bizi yönlendirir. Eğer bu saatler çalışmasaydı, saatlerce duşta kalabilir veya çok uzun süre uyuyabilirdik.

Kronobiyolojinin başlangıcı beynin üst kiyazmatik çekirdek bölgesinin ışıkla olan ilişkisi üzerine yapılan çalışmalarla başlıyor. Sürekli çevreyle etkileşim halinde olduğumuzdan dolayı gün boyunca ışık retinaya çarpıyor ve retina üst kiyazmatik çekirdeğe sürekli ışık ile ilgili bilgiler içeren sinyaller gönderiyor. Bu sinyaller sayesinde üst kiyazmatik çekirdek epifiz ve hipofiz bezine sürekli bilgi veriyor ve böylece vücut sıcaklığı, kan basıncı gibi fizyolojik olayları düzenleyen melatonin ve kortizol gibi hormonlar vücuda salgılanıyor.

Günümüzde tek bir saat modelinden ziyade insan vücudunda çok sayıda biyolojik saatin varlığı keşfedildi ve bu saatler her zaman uyum içinde çalışmayabiliyor. Bu uyumsuzluk bir başka deyişle biyolojik saatler arasındaki rekabet başta vücudun aleyhine gibi gözükse de aslında bu sistem vücut ritminin düzenlenmesinde kilit rol oynuyor.

Hepimizin aşina olduğu 24 saatlik sirkadyen ritmi kendi içinde gündüz, gece ve şafak olmak üzere üç ayrı zamana bölünmüştür. Bunların dışında bir günden uzun süren döngüler de mevcuttur. Örneğin, menstrüasyon döngüsü, hayvanların göç ve uyku dönemleri. Tüm canlılar belirli biyolojik döngülerle hayatını sürdürmektedir.

Her zaman beyinde var oldukları düşünülen saatler aslında vücudumuzun birçok organında da bulunuyorlar. Karaciğerde, böbreklerde ve pankreasta bulunuyorlar ve bu organlara ait işlevleri yerine getirmede onların ihtiyacı olduğu zamanlamayı sağlamakla yükümlüler. Biyolojik saati düzenleyen genler vücudumuzun her yerinde mevcutlar.

Saat genlerinin vücudun tüm organlarında bulunduğu keşfedildikten sonra şaşırtıcı başka bir gerçek ortaya çıktı. İnsan genomunun üçte biri bu genlerin denetimi altında bulunuyor. Biyolojik saati bozmamızın sonuçları metabolizma açısından hiç iyi olmayabilir. Uykumuzdan içtiğimiz suya kadar nerdeyse her biyolojik olayımız belirli bir döngü içinde düzenleniyor. Ufak değişikliklerin sonuçları göze çarpmayabilir ama büyük değişikliklerin sonuçları da büyük oluyor.

İngiltere’de Surrey Üniversitesi bilim insanlarının yaptığı çalışmada katılımcılar 28 saatlik bir uyku – uyanıklık döngüsüne tabi tutuldular. Elde edilen bulgularda katılımcıların eskiden etkin olan birçok geninin artık etkin olmadığı gözlendi. Uyku düzeninin değişmesiyle genlerin transkripsiyon döngülerinde de anormallikler meydana gelmişti.

22 kişinin katıldığı araştırmada katılımcılar üç gün boyunca 4’er saatlik ertelemelerle son günün uykusu sabah saatlerine denk gelecek şekilde uyudular. Örneğin, ilk gün gece 11’de uyudularsa ikinci gün sabah 3’te üçüncü gün 7’de uyudular. Düzenli aralıklarla alınan kan örnekleri ve mikrodizi yöntemiyle yapılan RNA analizleri uyku düzeninin RNA’ların üretilme zamanlarının düzenlenmesinde büyük rolü olduğunu ortaya çıkardı.

Gen ekspresyonlarının bazıları tamamen bozulurken, bazılarının ise etkinleşme zamanı değişiyor. Sirkadyen ritminin değişmesiyle artık bu ritimde olmayan genler ekspres olma zamanlarını değiştirerek RNA üretmeye devam ettiler. Bazı genlerin ise hem eski ritimde hem de yeni ritimde etkin olduğu gözlendi. Hem gece hem gündüz etkin olan genler sirkadyen ritminin değişmesinden etkilenmemiş gözüküyor.

Hangi genlerin ritmik ekspresyonlarını kaybettiği incelendiğinde araştırmacılar ribozomal proteinlerin, RNA polimerazı gibi çok sayıda önemli moleküllerin üretilmesinden sorumlu genlerin 24 saatlik döngülerini kaybettiklerini buldular.  Sirkadyen ritminin etkileri genetiğin ötesinde epigenetik sonuçlar da doğuruyor. Kromatin modifikasyonlarından sorumlu asetilaz ve metilaz genlerinin 24 saatlik döngülerinde de bazı hasarlar meydana geldiği görüldü.

Sirkadyen ritmindeki değişikliklerin nasıl böyle büyük değişikliklere sebep olduğu henüz tam olarak bilinmiyor. Ancak şu bir gerçek ki evrimin uyku gelişimini özel bir zamanlamayla yapması tesadüfî bir şey değil. Evrimin bize verdiği şeye karşı dikkatli olmalıyız aksi takdirde vücudumuzdaki diğer sistemleri bozabiliriz.

Yazan: Ali Çağlayan Taybaş

Kaynaklar

  1. http://www.scientificamerican.com/article/your-brain-has-two-clocks/

  2. http://www.the-scientist.com/?articles.view/articleNo/38916/title/Daytime-Sleep-Alters-Human-Transcriptome/

  3. Circadian Rythms, Methods and Protocols, Ezio Rosato, 2007

  4. S.N. Archer et al. “Mistimed sleep disrupts circadian regulation of the human transcriptome,”PNAS, 2014

http://norobilim.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/google_48.png http://norobilim.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/facebook_48.png http://norobilim.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/twitter_48.png
 

Please log in to vote

You need to log in to vote. If you already had an account, you may log in here

Alternatively, if you do not have an account yet you can create one here.